Showing posts with label saygı. Show all posts
Showing posts with label saygı. Show all posts

Tuesday, August 3, 2010

Sanatçının Yolu


"Hayatımda bir şekilde sanat olmazsa olmaz", veya "benden süper ressam olurdu ya ah işte hayat.." ya da "deli gibi heykel kolleksiyonu yapardım çok param olsaydı, her baktığım heykel beni öyle etkiliyor ki..." diyenlere şiddetle tavsiye edeceğim bir başka kitap ve deneyimden bahsedeceğim bugün.

Bendeniz bir kaç yıl kadar önce, her gün sözde sekiz beş gittiğim ama nedense gece yarılarına kadar çalışıp hayatımın tek merkezi haline getirdiğim işim ve bir yandan danışmanıma ve dünyaya rağmen yazmaya çalıştığım tezimle uğraşırken geceleri kabuslar görmeye ve genel bir baş ağrısı ile evli yaşamaya başlamıştım. O zamanlar bir kangren birlikteliği bitirmiş, huzura erdiğimi, yeni bir birliktelik kapıdayken mutlu olduğumu ve baş ağrılarımın geçeceğini zannediyordum. Ama ne baş ağrıları geçti ne de kabuslar. İşte yine böyle bir kabus gecesinde nefes nefese uyandım. Efenim ben kırmızı acayip zarif ve şık bir elbisenin içerisinde, loş ışıkların masaları hafif aydınlattığı eski Amerikan filmlerinde Jazz konserlerinin verildiği kulüplere benzer bir salonda, smokinli garsonlar kadife masalara içki servisi yaparken, sahnede kuyruklu piyano başında bir delikanlı tıngırdarken, kontrabasın sesi kulakların pasını atıp dinleyicileri benim parlak sesime hazırlarken, yani müzik olaya giriş yapmışken, ben de sahneye tam adım atıyorken sevgili genel müdürümün sesini duyuyorum: "Ayşe'cim şu yazıyı yetiştiriver de öyle çık sahneye"... Elbette yutkunup koşarak bilgisayar başına geçiyorum ve hızla bana verilen işi tamamlıyorum, üzerimde kırmızı seksi konser elbisem... Adama teslim edip hızla sahneye yöneliyorum, tam çıkıcam annemin sesi geliyor bu sefer "Ayşe'm proje taslağını bilmemkime yolladın di mi? Bak bu çok önemli bir proje hem sana da çok iyi tecrübe olacak, aman tarihlerini de netleştirmeyi unutma". Amanın! Koşarak yine bilgisayar başına, apar topar mail atmalar, taslak düzeltmeler. Tam bitti nihayet diyip koşarken yine bizim genel müdür "yahu ne oldu benim açılış sunumu? bana not sayfasını da bastın mı?" I ıh, bas demedi ki, neyse bi koşu gidip baskı makinasına yapışmalar, alet bozulur kağıt sıkışır bir türlü çıkmaz, bizim elemanlar gitar solo, kontrabas hamleleri, piyano tuşlarının tatlı sert tınıları filan derken misafirleri bir yere kadar oyalabilir tabii ki... İşte kabusum, ben bütün gece kıvranıp o sahnenin ikinci basamağından öteye gidemiyorum ve işin kötüsü bu kabus aylarca her gece aynı şekilde devam ediyor, hep aynı... ikinci basamak... o kadar... oysa mikrofon elimi uzatsam tutacağım mesafede... ikinci basamak... hepsi bu...

İşte bu kabusu görmeye başlayalı iki üç ay olmuştu ki, o zamanki yeni arkadaşa gecenin bir yarısı telefonda ağlarken kendisi bana bir kitap önerdi, benim derdimi bu kitabın çözebileceğini söyledi, "mutlaka bakmalısın hemen mail atıyorum" dedi ve ben gittim bilgisayar başına. İki hafta sonra tezi bıraktım çünkü hayatımı bu alanda kurmak istemediğimi itiraf edebildim kendime. Bir yıl içinde de işimi yarı zamanlı olarak azalttım ve müzik adına bulaşabileceğim hemen her yere bulaşmaya başladım. Bunların en değerlisi de KeKeÇa oldu elbette. Hayatımı tamamen değiştirdi ama şimdi buna girmeyeceğim, bu bambaşka bir bolg konusu ve umarım yakın zamanda çıkacak içimden sizlerle paylaşmak için.

Kitabın adı "the Artist's Way - A Spiritual Path to Higher Creativity" (Sanatçının Yolu, Daha ileri yaratıcılık için ruhsal bir patika), yazarı Julia Cameron. Kısaca ablanın bu noktaya gelişini anlatayım: Kendisi bir yazar, Amerika'da reklam metinleri, senaryolar, yayıncılarla anlaşmalar derken takır takır yaratıcılığını döktüren Julia bir dönem tıkanıveriyor. Hiçbir şey yazamıyor, işler sıkışıyor, stres artıyor ve Julia bu durumla bir türlü başa çıkıp kendini aşamıyor, içkiye vuruyor biraz, biraz dinleniyor ama nafile. Sonunda pılını pırtını toplayıp Meksika'da dağ manzaralı küçük bir eve kapanıyor. Niyeti kendini iyileştirmek ve tekrar yazabilmek. Gel zaman git zaman çeşitli deneme ve uğraşların sonunda on iki haftalık bir çeşit terapi buluyor. Kendisini iyleştirmekten öte dünya üzerinde pek çok benzer vaka için de harika bir çözümle ortaya çıkıyor. Hatta sadece sanat ile uğraşan yaratıcılıkla yaşayanlar dışında bir de "gölge sanatçı" diye adlandırdığı, aslında doğası itibariyle sanatçı olması gereken ancak bireysel, toplumsal, sosyal veya ekonomik nedenlerle sanatçı olamamış ve tabii ki hayatında bir türlü gerçekten mutlu ve tatmin de olamayan benim gibileri de iyileştiriyor bu on iki hafta ile. İşte Sanatçının Yolu kitabı bu on iki haftalık çalışmaları topladığı, hatta internetten de dağılsın, herkes faydalansın diye telif haklarını filan da pek iplemediği bir değerli eser. Ziyadesiyle takdir ediyoruz Julia'nın bu tavrını ve duruşunu.

Bu eserden benim çok işime yaramış olan - tabii benim gibi binlerce insanın işine yaramış olan demek lazım - bir iki önemli çalışmayı aktaracağım ama daha fazlası için lütfen kitaptan edinin, websitesini, forum ve bloglarını takip edin ve deneyin, çok şey kazanacaksınız diyerek size bırakacağım. Çünkü bir müsibet bin nasihatten iyidir derler.

Julia kitabın başında referanslarıyla birlikte bu alandaki önyargılar, sıkıntılar, tanımlar ile kendi fikirlerini destekleyerek paylaşıyor. Daha sonra iki tane çalışmayı düzenli ve ömür boyu yapmayı öneriyor. Ayrıca her hafta için de bir sorun, önyargı veya sıkıntıyı ele alıp onun üzerinde yoğunlaşan on tane etkinlik - ödev veriyor. Her hafta en az yedi tanesini tamamlamanızı istiyor. On iki haftanın sonunda kendinizi değişmiş ve daha mutlu, daha yaratıcı bulacağınıza eminim. Şimdiye kadar işe yaramadığı olmamış üstelik.

Efendim bu iki genel ve çok değerli çalışmanin ilki şöyle: Her gün sabah kalkar kalkmaz kahvaltı bile yapmadan tam 3 sayfa yazı yazmanız gerekiyor. Ne yazdığınız hiç önemli değil, önemli olan 3 normal sayfa (not defteri, minik günlük değil adam gibi üç sayfa) yazmak. İsterseniz sadece "ne yazacağımı bilmiyorum" cümlesini tekrarlayın fark etmez. Zaten en geç bir haftanın sonunda o üç sayfayı doldurmak zor gelmemeye başlıyor, bir ayın sonunda filan da artık deftere yazmadan güne başlayamıyor hale geliyorsunuz. Bana başlarda ilginç geliyordu şimdi ise çok akla yakın ve bilimsel olarak da gayet sağlıklı geliyor. Bildiğimiz kadarıyla beynimiz, gün boyu yaşadığımız, öğrendiğimiz şeyleri veya karşılaştığımız sıkıntıları özellikle hipokampüs kısmında kısa süreli belleğe alarak depolar. Bir nevi hızlı işlemci durumu, çünkü hayat devam etmektedir ve iş çoktur. Ancak tüm bu yığın biz uykuya daldığımızda beynimiz tarafından yeniden ele alınır, beynin çeşitli farklı bölgelerine yerleşir, sorunlar kurcalanır, çözümler aranır, öğrenilenler içselleştirilir vesaire... Yani özetle beynimiz bir uyurken yoğun biçimde günü toparlar, bizi ve hayatımızı yeniden gözden geçirir. Sabah kalktığımızda bazen bu süreç yoğun ve zorlu ise kendimizi yorgun hissederiz hatta. İşte sabah kalkar kalkmaz hiç bir deneyim yaşamadan ve güne başlamadan yazılan "rastgele" veya "kafasına buyruk" ya da "abuk sabuk" denilebilecek üç sayfa aslında beynimizde kalan ve yerleşip çözülememiş olanları, bizi rahatsız eden, kafamızı kurcalayan ama bizim fark bile etmediklerimizi deftere aktarmak anlamına geliyor. Aslında bilinçli biçimde sorsalar aklınıza gelmeyecek ama sizin kafaya fark ettirmeden takılmış irili ufaklı pek çok sıkıntıyı, arıza yaratmadan bünyenizden atmanızı sağlıyor özetle. Yazmaya başladıktan bir süre sonra artık kelime ve cümleleriniz belirgin biçimde hal değiştiriyor ve oldukça ciddi dertlerden söz eder hale gelebiliyorsunuz. Aynı zamanda saçma sapan küçük arızalarınızın da farkına varıyorsunuz. Bu çalışmanın olmazsa olmazları her gün sabahtan üç sayfayı doldurmak, bunları asla kimseyle paylaşmamak ve bir daha asla dönüp onları okumamak. Unutmayın bu bir edebi eser değil, günlük hiç değil bu nedenle kimsenin (siz dahil) bir daha okumayacağını bilmek çok çok önemli işe yaraması için. Burası sizin bir nevi zihin ve yürek çöplüğünüz haline gelebilir çünkü. Sağlıklı olan kısmı da bu. Bu yüzden en az bir yıl asla geri dönüp bakmıyorsunuz, hatta mümkünse hiç bakmıyorsunuz. Sadece bu çalışmanın bile insanı nasıl daha sağlıklı hale getirdiğini kelimelerle anlatamam, deneyin görün.

İkinci genel çalışma da haftada bir kendinizle "date" etmek. Evet evet, gerçekten kendiniz için özel birşeyler yapmak, kendi kendinize, kendinizi şımartmak için, kendinizle koklaşmak için. Akşam yemeğini evde tek başına yemekten bahsetmiyoruz, eğer mum ışığında, en sevdiğiniz yemek ve içkiyle ve en sevdiğiniz bir buket çiçek de yanında eşlikçi değilse tabii. Sinemaya gitmek veya boş zamanınızda kendinizi alışverişe çıkarmaktan da bahsetmiyoruz. Kendinizi özel hissetmenizi sağlayacak, normalde yapmayacağınız veya yapmadığınız birşeylerden bahsediyoruz. Mesela ben bir seferinde fotoğraf makinemi alıp düştüm sokaklara bir turist gibi. Bunu hep yurtdışından misafirlerim geldiğinde onları ağırlamak için yapıyordum, hep onların fotoğraflarını çekiyordum, onları gezdiriyordum filan. Fark ettim ki aslında ben bir turist gözüyle kendi şehrimde dolanmayı seviyorum ama bunu hep başkaları için yapıyorum. Kendim için böyle bir gün hazırlamaya karar verdim, rotamı çizdim, kitaplardan okudum sanki hiç bilmiyormuş gibi, sonra da döküldüm yollara elimde makinayla. Gezerken kendimi çekmek istediğim yerlerde ya zaman ayarı ve tripotla çektim veya mümkünse bir yabancıya verip kendimi çektirdim. Bunlardan biri facebook'ta en çok beğenilen fotoğrafım oldu sonradan, akan zamanın ve şehrin önünde gökyüzüne gülümseyen bir ben. Ne güzel bir flört halidir kendi kendimle yaşadığım.

Peki ne oluyo bunları yapınca? Valla başkalarına ne olur bilemem ama benim kendime güvenim, saygım ve sevgim tazelendi, hayata çok daha olumlu bakmaya başladım, yaptığım hatalar için kendime daha az yükleniyorum artık, mükemmelliyetçiliğim, yüksek beklentilerim yerine hayallerim ve bağışlayıcılığım geldi çoğaldı gibi hissediyorum. Yalnız olmak beni artık ürkütmüyor, ben benimle olduğum sürece hayata daha hazırım, hatta çok daha keyifli yalnız olabilmek. Daha güçlü değilim belki ama gücümün daha çok farkındayım. Kendime daha çok şaka yapabiliyorum, bazı şeyleri ciddiye alıp arızalanmıyorum, ya da daha az arızalanıyorum. İnsanların zayıflıklarına karşı daha anlayışlıyım sanki, günün getirdiklerini olduğu gibi kabul etmek için daha bilinçli bir çabam var, zorla oldurmaya çalışmıyorum hayatı. Daha da sayarım aslında ama okumaktan sıkılma ihtimalinizi azaltmayı deneyeceğim.

Bunlar dışında haftalık yapmanız gereken, genelde yazılı çalışmalara dayanan, ara sıra çizim ama bol bol da düşünme gerektiren onar tane etkinlik var her hafta için. Sanatçı olun olmayın, bu kitabı edinin, kendinizi on iki haftalık bir seyahate çıkarın bu çalışmalarla, hem de çok para bayılmadan, günlük yaşamınız devam ederken yapın bunu. Hatta çocuğunuza yaptırın olabilir gibi gelenleri. Başkalarıyla da paylaşın Julia'nın dediği gibi, herkes faydalansın. Tabii günlük defterlerinizi değil! :)

Eğer bir fark göremezseniz hayata bakışınızda, yaratıcılığınızda, kendinizle ilişkinizde ve elbette "öteki"lerle ilişkilerinizde o zaman bana da Julia'ya da bunu yazın çünkü henüz etkilenmeyen yok diye biliyoruz. Üstelik bu etki gerçekten çok işinize yarayabilir, hayatınızı güzelleştirebilir, sizin değerinizi hem siz hem de dünya için artırabilir. Denemeye değer di mi?

Kitabın adı: The Artist's Way. Yazarı: Julia Cameron
Websitesi: http://www.theartistsway.com/

Tuesday, May 11, 2010

65 yıl, benim 33 yaşım ve damızmayan damız arayışı!



ay süper kankam Yami cidden haklı... Rahmetli dedemi andım bu sabah bir arkadaşla kapı önünde muhabbet ederken, babanneciğimle 66. yıllarını kutlamalarına az kalmıştı rahmetli olduğunda, onu söyledim. Sonra bir sessizlik çöktü iki kadının arasına, ikimiz de aynı şeyi düşünür olmuşuz tabii, 65 yıl... Bırak kocayı karıyı kızı kızanı, kim olursa olsun yanyana iki insanın 65 yıl geçirmesi ne zor geliyor di mi? Bana zor geliyor... yok yok valla tecrübesizliğimden değil, üç koca devirmiş kadar birlikte yaşama tecrübem oldu.

Önce annemle başbaşa kaldığımızda başladı, ya daha önce yoktu ya da vardı ama ben yeterince büyümemiştim bunu fark edecek kadar. Ama sonuçta başbaşa yaşamaya başladıktan bir süre sonra birbirimizi ısırmaya başladık, ısırdıkça nerelerimizin daha çok acıyabildiğini gördük, oralarımızdan ısırdık bir dahaki sefere... Annem benim müzik setimin üzerinde tepindi bir gün sinirden, ben de misafirlerin önünde salatanın tam ortasına kırmızı biberi hiç kesmeden çük gibi oturttum! Sonunda evden kaçtım, yanıma da iki kedi aldım.

Sonra evlendim. İlk zamanlar bir harikaydı dünya ve ben temizliyordum topluyordum mızmızlanmıyordum vazgeçiyordum takıntılarımdan... Günde yirmi saat çalışıyordum, o sıkılıp işi bırakınca ona da yenisini buluyordum. Sonra bir gün başka bir kadının kokusunu aldım müstakbelin üzerinde, geç olmadan çıktı kokusu gerçekten ama esas meselenin bu olmadığını şimdi bakınca daha iyi anlıyorum, esas mesele adamın bir damızlık gibi; hayattan şeetmekten başka pek bi beklentisinin olmamasıydı. Hatta şeetmeyi de pek beklemiyordu sanırım, kucağına önüne gelirseydi oluyordu o da... Okumak istemedi, askere gitmek de istemedi, çalışmak da istemedi, uyanmak istemedi ama uyumak da istememişti zaten... Adam istemeyen adam çıktı. O istemedikçe ben istedim, ben istedikçe o istemedi... İsteşemedik bi türlü, sonunda ben sadece iyi damızlık diye mi taşıyorum sırtımda dedim, bi hışım bi kuvvet attım adamı sırtımdan, Allah uzun mutlu ömür versin belki hala istememe gibi bir lükse sahiptir, ben hiç böyle bir lükse sahip olamadım.

Ne biliyim sonra bir tanesini yurtdışına okula gönderdik, gider gitmez damızdı adam. Gönderdik derken onun yerine bir hafta süren yazılı tosarmalı sınava girmekten, dosyalar başvurular doldurup postaya yetiştirmekten, burdaki okulu bitsin diye bitirme tezi yazmaktan filan bahsediyorum. Üstelik uluslararası ilişkiler okuyordu herif, ne alakaysa masonluk üzerine bitirme tezim var rahmetli sayesinde ama üzerindeki isim benimki değil! Hem gidip damızdı, hem yüzsüzlüğe vurdu sonradan... eh dedik napalım bu değilmiş o zaman yola devam...

Başka bir 65 yıl devirme adayı çıktı karşımıza, hani öyle görmüşüz ya aileden; olur sanıyoruz saftirik saftirik! Yok kardeşimin yanında iş konuşma, kimsenin yanında para konuşma, aman yorganı ört kimse görmesin, neden makyaj yapıyorsun kime beğendiricen ki kendini halleri bir zaman sonra "biri beni takip ediyor" ve hatta "sen aslında konferans için yurtdışında diilsin şu an herifin biriyle beni aldatıyosun"lara varan hallere büründü. Hayretle doktor mu bulsam nası ikna etsem derken baktım ki meğer o da hayatta sadece damızır olmuş, baktım ki yine ben çalışıyorum ben koşuyorum ben temizliyorum ben düşünüyorum... yok dedim böyle de herifi sırtta taşıyoruz, böyle giderse bizim kambur Fatih Sultan'ın burun kemerini geçecek...

Hala 65 yıl şansım var sanarak (hay seni saftirik!) bundan da vazgeçtim. Tabii böyle anlatırken eğlenceli bile geliyor olabilir, bana geliyor bazı satır aralarında mesela ama yaşarken öyle böyle değil ağır sancılı oluyor bu haller... Evliliğin kuyruk acısı yıllarca geçmedi, diğeri beni terk eden tek erkek ünvanıyla bir kaç yıl önce rahmetli olduğunda ben tekrar tekrar sallanmaktaydım haksızlığın kuyruk acısından... Bir de rahmetlinin vefatına üzüldüm aylarca. Paranoyak olana gelince aynı döngüde benden sonraki çıtıra geçti, yakındır bir iki yılı kaldı bir sonrakine geçmesi için, bekliyorum belki bu sefer kleptomanı filan oynarsa eğlenceli olabilir uzaktan izlemesi ama yaşarken tam yedi yıl kadınlığımı insanlığımı unutturdu bana bay damız.... Sen de ne salaksın kardeşim zorla mı tuttular diyceksiniz, yok zorla diil, salaktım gerçekten, oluyor ama öyle, insan farkına bile varamadan kendini buluveriyor o halde, aman diyim aşk geliyorum demeden fena çarpabilir! Bi de hatırlatırım gülme komşuna gelir başına güzide bir atasözümüzdür.

Sonra bi tane daha var kuyruk acısı çok taze, henüz giremiycem ayrıntılarına, kendisine, anacığına ve tüm ailesine uzun mutlu ömür dilemekle yetineceğim ama bilin ki boy ve kilo olarak nisbeten hafif olmasına karşın yine de omzuma çıktığında her gün daha da ağırlaştı yükü... diğerlerinden tek farkı başından itibaren "ben damızım istediğimle her an istediğim kadar damızabilirim" demiş olmasıydı. Dürüst adam cesur adam dedik inandık, damızsın kısmına razı olmakla kalmadık bu damızma halini paylaşmayı bile kabul ettik. Evet harika bir biseksüel olabilirim ben farkındayım ve kadınları beğeniyorum da... Tekliflere açığım yani hanımlar :))) Neyse konumuza dönelim, günün birinde ben yorgun argın gece iki gibi nihayet eve girdiğimde ve bi hatunu beğendiğimi söylediğimde "niye getirmedin?" dedi, hani onun yerine damızsam ne iyi olacak bir de...

Sanırım hepsinin ortak noktası, yaşam içerisinde herhangi bir kulvarda (yemek yapmak, para kazanmak, fatura kuyruğuna girmek, alışverişe gitmek, seni seviyorum demek, hadi gidelim demek, elinden tutup öpüvermek, tuvalet temizlemek, çamaşır makinesinin düğmesine basmak, gelecekten, imzadan, bir yerine iki olmaktan korkmamak, çöpü dışarı çıkarıvermek gibi herhangi birini seçin işte)herhangi bir işi eğer kadın yapabiliyor ve yapıyor ve üstelik dırdırdırdırdırdır'lanmıyorsa o zaman erkeğin yapmasına asla gerek olmayacağı! Bitanesi kendi evinde benden önce çatır çatır yaparken benimleyken bulaşık makinesini boşaltma operasyonunu eline yüzüne bulaştırmak suretiyle devirip saçtı, saçmaladı, neden diye sorunca da "verilen bi işi kötü yapacaksın ki bi daha senden istenmesin" dedi... şaka diil cidden dedi, bilerek ve isteyerek ve gözümün içine baka baka bana "benden iş isteme" dedi, hem de "sen salaksın bunu yersin" ile eş zamanlı olarak, yalnız ikinci cümlenin ses düğmesi kısıktaydı. Kulaklarım iyi duyar benim.... Bir diğeri de hep ricalarımı duymamazlıktan geldi, üst üste yarım saatte bir telefon açıp hatırlatıp rica etmeme rağmen çamaşırların renkleri birbirine karıştı tabii sonunda... bu noktada uyanmalısınız hanımlar, çünkü bu artık unutkanlık değil gayet doğrudan bir mesajdır, "yapmıycam benden boşuna isteme!"

Diyceksiniz ki senin seçtiklerinde bir dert var, bu senin travman, bu senin döngün, bu senin karman filan... hepsini düşündük, araştırdık, sorduk ve gördük ki benim değil onların "karma"sıymış... bir arkadaşım 16 yıllık kocasını koyuverdi bir gecede kapının önüne, nasıl oldu diye şaşarken kadın "bi gecede olur mu ayol 15 yıl sürdü" demez mi? Yami de kendi blog'unda yazmış ya işte devir değişti diye, daha nice örnek var burda sıralamaya uğraşamayacağım... Ama az önce bahçeye çıkarken bir anne ile anaokulundaki oğlunun konuşmasına şahit oldum onu hemen aktarayım: Anne "canım ben birazdan kuaföre gideceğim akşam da yokum biliyorsun değil mi? Çiğdem ablanın doğumgününe gideceğim" dedi, oğlan da sordu "peki ben kiminle kalacağım?", anne cevap verdi "babanla ve dedenle tabii ki bitanem". Bir minik sessizlikten sonra oğlan sızlandı "amaaan babam sayılmaz ki..."

Sonuçta derdimiz aynı, herif kısmısı bulunmaz hint kumaşı ama kendi götünü toplamaktan aciz, anneleri aman da oğullarının incileri dökülmesin derken gelecek nesillerin varlığını tehlikeye atmış vaziyette, kadınlar "olsun da mı acılı olsun yoksa olmasın da mı acılı olsun hayat" ikileminde sıkışıp kalmış, herifler karıların kendilerini kapatıp hemen evlenmeye taktığı paranoyasında, kendi benlik algıları ile gerçek benlikleri arasındaki uçurumdaysa göçmen kuşlar geçene kadar yorulduklarından üç mola verirler... İşin en en acı yanı ise siz kamburu iyice büzüp sonunda taşıyamayıp yere yıkıldığınızda onların kalkıp üstlerini silkeleyip ya "sen de amma mızmız çıktın be!" ya da "e hani bi ömür taşıycaktın beni niye durduk?" ya da "ben de zaten yorulmuştum" demeleri! Kadın dediğin de bir ayrı tabii... Bir yandan tek taşımı kendim aldım havalarında, bir yandan da kapılarına güller serilsin diye bekler, bir gül seren olsa "ne yılışık şey" der. Özgürlüğü elinden gitsin istemez ama kıskanılmayı bekler, damız höt diyecek olsa üzülür, centilmen olanının da canını yakar çünkü birazcık da ayılık ister. Vay insanlığın haline bir durum yani ortadaki...

Peki şimdi?

Şimdi ben bütün bu adamların bende bıraktığı kambur ve huysuzlukla ve büyük çapta umutsuzlukla ama yine aşkın pembe tozunu ciğerlerine çoktan nüfuz ettirmiş olmanın verdiği huşu içerisinde yeniden bi adamın gözlerinin içine bakıyorum. Üstelik bu adam bana diğerlerinin aksine "sakın o bulaşıklara elleme", "yapma aman diyim harikasın ama ya alışır kanıksar senin üzerine yıkılırsam", "aman erkekler öküzdür bak ben de bi erkeğim söyle bana açık açık anlamamı bekleme aman seni üzmiyim", "canım lütfen bunu sadece ben ödeyebilir miyim?" dedikçe benim bu aşk hayranlığa, hayranlık da yerini ağzı açık ayran budalalığına bırakıyor. İlk başlarda bunları duyunca erkek diil bu heralde dedim, sonra baktım erkek, dedim annesi Türk diil o zaman, hani bi ihtimal bazı kültürlerde durum farklı olabilir diye umduğumdan yoksa Türklüğü aşağıladığım sanılmasın (genel olarak bütün "izm"lere uyuzum, milliyetçiliğe en çok uyuzum o ayrı), ama gelin görün ki anne de Türk... Neyse henüz çözebilmiş değilim, yeni bi atmosferde nefes almaya çalışıyor gibiyim, sonumuz hayır ola demekten başka birşey gelmiyor elimden, bi de tabii eğer kendisi bu yazıyı okuyorsa belirtmek isterim ki ben hep ağzı açık dolaşan bi salak diilim aslında! :))

65 yıldan geçtim artık zaten 33 olmuşum üzerine koy 65'i ne etti? hah, o kadar bu kamburla yaşarsam zaten kiminle olduğu önemini yitirir. Ama tabii yarın ola hayır ola demişler, elbet damız damız olmayan bi damız da vardır... mıdır? Eğer siz damız olmayan bir damız ile hayatınızı paylaşıyorsanız aman diyim ona iyi davranın ve sıkı tutunun çünkü onlar benim dedemden beri pek buralara uğramaz oldular. Benim dedem ki bir gün bile yemek yapmayı düşünememiş ancak memlekette 60 yıl valilik avukatlık yapıp kazandığı her bir kuruşu korkusuzca karısının adına yatırabilmiş bir cesur yürektir. Asla damızmak aklına gelemeyeceği gibi, yetmiş yaşında açık kalp ameliyatından uyanıp babannemi gördüğünde doktora "yeni bi kalbim var şimdi yeniden aşık olabilirim di mi?" diye sorup sonra da bize "ben yine babannenize aşık oldum, demek ne kadınmış" demiş bir yiğittir. Kendi oğullarını toprağa verirken bu iki cesur ve güçlü yürek el ele tutuşabilmeyi bilmiştir. Hastalıkta da sağlıkta da dik durmaktan zorlanmaktan ve hayatın karşılarına çıkardığı dik yokuşlarda birbirlerine dayanarak ve hiç birbirlerinin omuzlarında kambur yaratmadan ilerlemek için çaba harcamaktan kaçınmamış cengaverlerdir. Ve hatta babannem dedemin cenazesinde arka safta kalmayı reddetmiş, başını da örtmemiş bana da "beni örnek alıyorsun, güzel giyinmişsin deden hep bakımlı güzel kadın görmek isterdi, şimdi de örnek al beni ve en önde alnın dik dur" demiş bir yürektir. Babannemi örnek alıyorum ben, dedem gibisini da beklemiyorum, o hayalperestlik olur haksızlık olur, ama noolur damızmaktan başka bi damızı olmayan damızlara bu kadar prim vermeyelim bayanlar sonra olan yine bizim kamburumuza oluyor!

Lütfen birlikte içiyorsak birlikte yıkayalım, birimiz su faturasını ödüyorsa diğeri makineyi çalıştırıversin, hayat sadece sefada değil cefada da müsterek olsun, ne olur sadece ben veya siz hatırlama sorumlusu olmayalım bazı sabahlar da günün dertlerini onlar hatırlasın... lütfen kimse kimseye yıkılmasın, kimsenin kamburunda bir diğerinin izi olmasın! Ve eğer bu kadarı olabiliyorsa o zaman bir arpa boyu daha yol gidelim ve birbirimizin kamburlarının ağrısını azaltmak için sırtlarımıza dokunup sarılabilelim gecenin koynuna dalmadan... çok zor biliyorum ama olabildiğini de biliyorum, babannem ve dedem uzaylı değilse tabii!

Monday, March 16, 2009

böyle çalışmak istemiyorum öyle çalışmak istiyorum!

*insanların birbirini anlamamak için çaba harcadığı
*sarf edilen her cümlenin altında binbir yılan arandığı
*yapamıyorum zorlanıyorum demenin ayıp ve aptalca olduğu
*ay ne güzel yapmışsın demenin ayıp ve aptalca olduğu
*işleri kolaylaştırırsam başkaları başarılı görünür diye düşünülen
*aman bilmemkimler çok acil istediler'cilerin bilmemkimlerden daha aceleci olduğu
*yalanların doğrulardan daha çok prim yaptığı
*insanların birbirini sevmediği, sevemediği
*kimsenin kendinden başkasına saygı ve hürmet göstermediği ama gösterirmiş gibi yaptığı
*herkesin çok iş çıkarıp çok yoruluyor göründüğü ama hiçbirşeyin ilerlemediği
*hiçbir işin işbirliği, keyif, yaratıcılıkla yapılmadığı
*yeni fikirlerin önüne takılan çelmelerin dünya kupaları kırmızı kartlar toplamından fazla olduğu
*bilmemkimler çok kızar'cıların bilmemkimlerden ödünün koptuğu
*herkesin soğuk bir gülümsemeyle baharı geciktirdiği
*birilerinin işi ters gidince diğerlerinin oh çektiği
*büyüklerin küçüklere, üstlerin astlara, asansördekilerin merdivendekilere "mob" ettiği
*kuralların ve sistemin amacın önüne geçtiği
*işleyişin hedefi şaşırttığı
*kural koyucu ve uygulayıcıların akıl ve gönüllerini evde unuttuğu
*işe, başaryıa, beceriye değil dedikoduya prim veren ve dedikodu kaynaklı verilerle eylemde bulunabilenlerin yönettiği
*sabahları kalktığınızda gülümsemenizi engelleyen yerlerde

*mutsuz, yalnız, herkese ve herşeye rağmen, kapasitemin altında, iyi niyetten uzak, güvensiz, kötü sonuçlar doğurduğunu nesiller sonra göreceğimiz eylemlere pay olarak, sırf ay sonu faturaları için ağlyarak çalışmak istemiyorum!!!

BEN ŞÖYLE ÇALIŞMAK İSTİYORUM:
*insanların birbirini ANLAMAK için çaba harcadığı
*sarf edilen her cümlenin doğrudan yerine ulaştığı
*yapamıyorum zorlanıyorum demenin doğru, takdire şayan, akıllıca ve cesurca olduğu
*ay ne güzel yapmışsın demenin doğru, takdire şayan, özel, zarif ve insanca olduğu
*işleri kolaylaştırırsam başkalarının başarıları da ARTAR diye düşünülen
*aman bilmemkimler çok acil istediler'cilerin bilmemkimler KADAR aceleci olduğu
*yalanların doğrulardan daha çok prim ASLA YAPAMADIĞI
*insanların birbirini sevdiği, koruduğu, destek olduğu
*HERKESİN kendine de başkalarına da saygı ve hürmet GÖSTERDİĞİ
*herkesin çok iş çıkarıp çok YORULDUĞU ama sonuçların tüm paydaşlarca paylaşılıp çoğaltıldığı
*HER işin işbirliği keyif ve yaratıcılıkla YAPILDIĞI
*yeni fikirlerin önünde açılan OLANAKLARIN dünya kupalarında atılan goller toplamından fazla olduğu
*bilmemkimler çok kızar'cıların bilmemkimlere kızmamayı gösterebildiği
*herkesin SICAK bir gülümsemeyle kışı bahara çevirdiği
*birilerinin işi ters gidince diğerlerinin içinin hop ettiği, ellerin bir araya gelip imdada yetiştiği
*büyüklerin küçüklere, üstlerin astlara "mob" ETMEDİĞİ
*kuralların ve sistemin amaca hizmet edebilmek adına YENİLENDİĞİ
*işleyişin hedefe odaklı yönetildiği
*kural koyucu ve uygulayıcıların akıl ve gönüllerini ve hatta büyük bilgelerin ERDEMİNİ yanından eksik etmediği
*işe, başarıya, beceriye PRİM VEREN ve dedikodu kaynaklı verilere veri bile dememeyi başarabilenlerin yönettiği
*sabahları kalktığınızda gülümsemenizi dudaklarınızın ucuna konduruveren yerlerde (TABİİ VARSA BÖYLE YERLER)

*mutlu, birlikte, herkesle ve herşeyle iç içe, el ele, kapasitemin üstünde, iyi niyetle çevrili, güvenli, kötü sonuçlar doğurduğunu nesiller sonra göreceğimiz eylemlere ENGEL olarak, gülerek ve ay sonu faturalarını unutarak çalışmak istiyorum!!!

üfff... çok istiyorum hem de!