Tuesday, August 3, 2010

Sanatçının Yolu


"Hayatımda bir şekilde sanat olmazsa olmaz", veya "benden süper ressam olurdu ya ah işte hayat.." ya da "deli gibi heykel kolleksiyonu yapardım çok param olsaydı, her baktığım heykel beni öyle etkiliyor ki..." diyenlere şiddetle tavsiye edeceğim bir başka kitap ve deneyimden bahsedeceğim bugün.

Bendeniz bir kaç yıl kadar önce, her gün sözde sekiz beş gittiğim ama nedense gece yarılarına kadar çalışıp hayatımın tek merkezi haline getirdiğim işim ve bir yandan danışmanıma ve dünyaya rağmen yazmaya çalıştığım tezimle uğraşırken geceleri kabuslar görmeye ve genel bir baş ağrısı ile evli yaşamaya başlamıştım. O zamanlar bir kangren birlikteliği bitirmiş, huzura erdiğimi, yeni bir birliktelik kapıdayken mutlu olduğumu ve baş ağrılarımın geçeceğini zannediyordum. Ama ne baş ağrıları geçti ne de kabuslar. İşte yine böyle bir kabus gecesinde nefes nefese uyandım. Efenim ben kırmızı acayip zarif ve şık bir elbisenin içerisinde, loş ışıkların masaları hafif aydınlattığı eski Amerikan filmlerinde Jazz konserlerinin verildiği kulüplere benzer bir salonda, smokinli garsonlar kadife masalara içki servisi yaparken, sahnede kuyruklu piyano başında bir delikanlı tıngırdarken, kontrabasın sesi kulakların pasını atıp dinleyicileri benim parlak sesime hazırlarken, yani müzik olaya giriş yapmışken, ben de sahneye tam adım atıyorken sevgili genel müdürümün sesini duyuyorum: "Ayşe'cim şu yazıyı yetiştiriver de öyle çık sahneye"... Elbette yutkunup koşarak bilgisayar başına geçiyorum ve hızla bana verilen işi tamamlıyorum, üzerimde kırmızı seksi konser elbisem... Adama teslim edip hızla sahneye yöneliyorum, tam çıkıcam annemin sesi geliyor bu sefer "Ayşe'm proje taslağını bilmemkime yolladın di mi? Bak bu çok önemli bir proje hem sana da çok iyi tecrübe olacak, aman tarihlerini de netleştirmeyi unutma". Amanın! Koşarak yine bilgisayar başına, apar topar mail atmalar, taslak düzeltmeler. Tam bitti nihayet diyip koşarken yine bizim genel müdür "yahu ne oldu benim açılış sunumu? bana not sayfasını da bastın mı?" I ıh, bas demedi ki, neyse bi koşu gidip baskı makinasına yapışmalar, alet bozulur kağıt sıkışır bir türlü çıkmaz, bizim elemanlar gitar solo, kontrabas hamleleri, piyano tuşlarının tatlı sert tınıları filan derken misafirleri bir yere kadar oyalabilir tabii ki... İşte kabusum, ben bütün gece kıvranıp o sahnenin ikinci basamağından öteye gidemiyorum ve işin kötüsü bu kabus aylarca her gece aynı şekilde devam ediyor, hep aynı... ikinci basamak... o kadar... oysa mikrofon elimi uzatsam tutacağım mesafede... ikinci basamak... hepsi bu...

İşte bu kabusu görmeye başlayalı iki üç ay olmuştu ki, o zamanki yeni arkadaşa gecenin bir yarısı telefonda ağlarken kendisi bana bir kitap önerdi, benim derdimi bu kitabın çözebileceğini söyledi, "mutlaka bakmalısın hemen mail atıyorum" dedi ve ben gittim bilgisayar başına. İki hafta sonra tezi bıraktım çünkü hayatımı bu alanda kurmak istemediğimi itiraf edebildim kendime. Bir yıl içinde de işimi yarı zamanlı olarak azalttım ve müzik adına bulaşabileceğim hemen her yere bulaşmaya başladım. Bunların en değerlisi de KeKeÇa oldu elbette. Hayatımı tamamen değiştirdi ama şimdi buna girmeyeceğim, bu bambaşka bir bolg konusu ve umarım yakın zamanda çıkacak içimden sizlerle paylaşmak için.

Kitabın adı "the Artist's Way - A Spiritual Path to Higher Creativity" (Sanatçının Yolu, Daha ileri yaratıcılık için ruhsal bir patika), yazarı Julia Cameron. Kısaca ablanın bu noktaya gelişini anlatayım: Kendisi bir yazar, Amerika'da reklam metinleri, senaryolar, yayıncılarla anlaşmalar derken takır takır yaratıcılığını döktüren Julia bir dönem tıkanıveriyor. Hiçbir şey yazamıyor, işler sıkışıyor, stres artıyor ve Julia bu durumla bir türlü başa çıkıp kendini aşamıyor, içkiye vuruyor biraz, biraz dinleniyor ama nafile. Sonunda pılını pırtını toplayıp Meksika'da dağ manzaralı küçük bir eve kapanıyor. Niyeti kendini iyileştirmek ve tekrar yazabilmek. Gel zaman git zaman çeşitli deneme ve uğraşların sonunda on iki haftalık bir çeşit terapi buluyor. Kendisini iyleştirmekten öte dünya üzerinde pek çok benzer vaka için de harika bir çözümle ortaya çıkıyor. Hatta sadece sanat ile uğraşan yaratıcılıkla yaşayanlar dışında bir de "gölge sanatçı" diye adlandırdığı, aslında doğası itibariyle sanatçı olması gereken ancak bireysel, toplumsal, sosyal veya ekonomik nedenlerle sanatçı olamamış ve tabii ki hayatında bir türlü gerçekten mutlu ve tatmin de olamayan benim gibileri de iyileştiriyor bu on iki hafta ile. İşte Sanatçının Yolu kitabı bu on iki haftalık çalışmaları topladığı, hatta internetten de dağılsın, herkes faydalansın diye telif haklarını filan da pek iplemediği bir değerli eser. Ziyadesiyle takdir ediyoruz Julia'nın bu tavrını ve duruşunu.

Bu eserden benim çok işime yaramış olan - tabii benim gibi binlerce insanın işine yaramış olan demek lazım - bir iki önemli çalışmayı aktaracağım ama daha fazlası için lütfen kitaptan edinin, websitesini, forum ve bloglarını takip edin ve deneyin, çok şey kazanacaksınız diyerek size bırakacağım. Çünkü bir müsibet bin nasihatten iyidir derler.

Julia kitabın başında referanslarıyla birlikte bu alandaki önyargılar, sıkıntılar, tanımlar ile kendi fikirlerini destekleyerek paylaşıyor. Daha sonra iki tane çalışmayı düzenli ve ömür boyu yapmayı öneriyor. Ayrıca her hafta için de bir sorun, önyargı veya sıkıntıyı ele alıp onun üzerinde yoğunlaşan on tane etkinlik - ödev veriyor. Her hafta en az yedi tanesini tamamlamanızı istiyor. On iki haftanın sonunda kendinizi değişmiş ve daha mutlu, daha yaratıcı bulacağınıza eminim. Şimdiye kadar işe yaramadığı olmamış üstelik.

Efendim bu iki genel ve çok değerli çalışmanin ilki şöyle: Her gün sabah kalkar kalkmaz kahvaltı bile yapmadan tam 3 sayfa yazı yazmanız gerekiyor. Ne yazdığınız hiç önemli değil, önemli olan 3 normal sayfa (not defteri, minik günlük değil adam gibi üç sayfa) yazmak. İsterseniz sadece "ne yazacağımı bilmiyorum" cümlesini tekrarlayın fark etmez. Zaten en geç bir haftanın sonunda o üç sayfayı doldurmak zor gelmemeye başlıyor, bir ayın sonunda filan da artık deftere yazmadan güne başlayamıyor hale geliyorsunuz. Bana başlarda ilginç geliyordu şimdi ise çok akla yakın ve bilimsel olarak da gayet sağlıklı geliyor. Bildiğimiz kadarıyla beynimiz, gün boyu yaşadığımız, öğrendiğimiz şeyleri veya karşılaştığımız sıkıntıları özellikle hipokampüs kısmında kısa süreli belleğe alarak depolar. Bir nevi hızlı işlemci durumu, çünkü hayat devam etmektedir ve iş çoktur. Ancak tüm bu yığın biz uykuya daldığımızda beynimiz tarafından yeniden ele alınır, beynin çeşitli farklı bölgelerine yerleşir, sorunlar kurcalanır, çözümler aranır, öğrenilenler içselleştirilir vesaire... Yani özetle beynimiz bir uyurken yoğun biçimde günü toparlar, bizi ve hayatımızı yeniden gözden geçirir. Sabah kalktığımızda bazen bu süreç yoğun ve zorlu ise kendimizi yorgun hissederiz hatta. İşte sabah kalkar kalkmaz hiç bir deneyim yaşamadan ve güne başlamadan yazılan "rastgele" veya "kafasına buyruk" ya da "abuk sabuk" denilebilecek üç sayfa aslında beynimizde kalan ve yerleşip çözülememiş olanları, bizi rahatsız eden, kafamızı kurcalayan ama bizim fark bile etmediklerimizi deftere aktarmak anlamına geliyor. Aslında bilinçli biçimde sorsalar aklınıza gelmeyecek ama sizin kafaya fark ettirmeden takılmış irili ufaklı pek çok sıkıntıyı, arıza yaratmadan bünyenizden atmanızı sağlıyor özetle. Yazmaya başladıktan bir süre sonra artık kelime ve cümleleriniz belirgin biçimde hal değiştiriyor ve oldukça ciddi dertlerden söz eder hale gelebiliyorsunuz. Aynı zamanda saçma sapan küçük arızalarınızın da farkına varıyorsunuz. Bu çalışmanın olmazsa olmazları her gün sabahtan üç sayfayı doldurmak, bunları asla kimseyle paylaşmamak ve bir daha asla dönüp onları okumamak. Unutmayın bu bir edebi eser değil, günlük hiç değil bu nedenle kimsenin (siz dahil) bir daha okumayacağını bilmek çok çok önemli işe yaraması için. Burası sizin bir nevi zihin ve yürek çöplüğünüz haline gelebilir çünkü. Sağlıklı olan kısmı da bu. Bu yüzden en az bir yıl asla geri dönüp bakmıyorsunuz, hatta mümkünse hiç bakmıyorsunuz. Sadece bu çalışmanın bile insanı nasıl daha sağlıklı hale getirdiğini kelimelerle anlatamam, deneyin görün.

İkinci genel çalışma da haftada bir kendinizle "date" etmek. Evet evet, gerçekten kendiniz için özel birşeyler yapmak, kendi kendinize, kendinizi şımartmak için, kendinizle koklaşmak için. Akşam yemeğini evde tek başına yemekten bahsetmiyoruz, eğer mum ışığında, en sevdiğiniz yemek ve içkiyle ve en sevdiğiniz bir buket çiçek de yanında eşlikçi değilse tabii. Sinemaya gitmek veya boş zamanınızda kendinizi alışverişe çıkarmaktan da bahsetmiyoruz. Kendinizi özel hissetmenizi sağlayacak, normalde yapmayacağınız veya yapmadığınız birşeylerden bahsediyoruz. Mesela ben bir seferinde fotoğraf makinemi alıp düştüm sokaklara bir turist gibi. Bunu hep yurtdışından misafirlerim geldiğinde onları ağırlamak için yapıyordum, hep onların fotoğraflarını çekiyordum, onları gezdiriyordum filan. Fark ettim ki aslında ben bir turist gözüyle kendi şehrimde dolanmayı seviyorum ama bunu hep başkaları için yapıyorum. Kendim için böyle bir gün hazırlamaya karar verdim, rotamı çizdim, kitaplardan okudum sanki hiç bilmiyormuş gibi, sonra da döküldüm yollara elimde makinayla. Gezerken kendimi çekmek istediğim yerlerde ya zaman ayarı ve tripotla çektim veya mümkünse bir yabancıya verip kendimi çektirdim. Bunlardan biri facebook'ta en çok beğenilen fotoğrafım oldu sonradan, akan zamanın ve şehrin önünde gökyüzüne gülümseyen bir ben. Ne güzel bir flört halidir kendi kendimle yaşadığım.

Peki ne oluyo bunları yapınca? Valla başkalarına ne olur bilemem ama benim kendime güvenim, saygım ve sevgim tazelendi, hayata çok daha olumlu bakmaya başladım, yaptığım hatalar için kendime daha az yükleniyorum artık, mükemmelliyetçiliğim, yüksek beklentilerim yerine hayallerim ve bağışlayıcılığım geldi çoğaldı gibi hissediyorum. Yalnız olmak beni artık ürkütmüyor, ben benimle olduğum sürece hayata daha hazırım, hatta çok daha keyifli yalnız olabilmek. Daha güçlü değilim belki ama gücümün daha çok farkındayım. Kendime daha çok şaka yapabiliyorum, bazı şeyleri ciddiye alıp arızalanmıyorum, ya da daha az arızalanıyorum. İnsanların zayıflıklarına karşı daha anlayışlıyım sanki, günün getirdiklerini olduğu gibi kabul etmek için daha bilinçli bir çabam var, zorla oldurmaya çalışmıyorum hayatı. Daha da sayarım aslında ama okumaktan sıkılma ihtimalinizi azaltmayı deneyeceğim.

Bunlar dışında haftalık yapmanız gereken, genelde yazılı çalışmalara dayanan, ara sıra çizim ama bol bol da düşünme gerektiren onar tane etkinlik var her hafta için. Sanatçı olun olmayın, bu kitabı edinin, kendinizi on iki haftalık bir seyahate çıkarın bu çalışmalarla, hem de çok para bayılmadan, günlük yaşamınız devam ederken yapın bunu. Hatta çocuğunuza yaptırın olabilir gibi gelenleri. Başkalarıyla da paylaşın Julia'nın dediği gibi, herkes faydalansın. Tabii günlük defterlerinizi değil! :)

Eğer bir fark göremezseniz hayata bakışınızda, yaratıcılığınızda, kendinizle ilişkinizde ve elbette "öteki"lerle ilişkilerinizde o zaman bana da Julia'ya da bunu yazın çünkü henüz etkilenmeyen yok diye biliyoruz. Üstelik bu etki gerçekten çok işinize yarayabilir, hayatınızı güzelleştirebilir, sizin değerinizi hem siz hem de dünya için artırabilir. Denemeye değer di mi?

Kitabın adı: The Artist's Way. Yazarı: Julia Cameron
Websitesi: http://www.theartistsway.com/

Friday, July 30, 2010

TED diye bir şey var!


Evet efenim, bu zamanda ve bu düzlemde ne büyük bir şanstır ki www.TED.com diye bir kaynak var! TED (Technology, Entertainment, Design) bir kar amacı gütmeyen kuruluş, Amerika kökenli olmasına karşın bir hayli küreselleşmiş bir oluşum. Amaç "paylaşmaya değer fikirler"i yaymak. Her baharda Long Beach ve Palm Springs'de yapılan iki adet yıllık konferansın yanısıra İngiltere'de Küresel Konferans ve çeşitli ülkelerde de (Türkiye'de de yapılmış geçtiğimiz yıllarda, nasıl olduysa kaçırmışım) küçük "event"ler şeklinde düzenleniyor. Ayrıca websitesinden de tüm konuşmalar takip edilebiliyor, bloglar, web'de en çok izlenmesi gerekenler, yıllık TED Ödülü, Açık TV vb. ek kaynak ve uygulamaları da var. 1996'da Chris Anderson tarafından kurulmuş olan The Sapling Foundation tüm bu operasyonun sahibi.

Konuşmaların çok belirli bir formatı ve kalitesi olduğunu söylemek lazım. En uzun konuşma 20 dakika ile sınırlı, beni çok çok etkileyen konuşmalar arasında 6 dakika olanlar da var elbette. Söyleyecek önemli şeyleri olan çok değerli adam ve kadınları bulup paylaştırıyorlar. Beyin ve nörolojiden uzaya, eğitimden sanata ve tasarıma, mimarinin müziğe tarih boyunca etkilerinden, okyanusun altına döşenen kablo ve kamera sistemleriyle deniz canlılarını takip ve kayıt edebilme teknolojisine kadar aklınıza gelebilecek ve gelemeyecek pek çok başlıkta istisnai tatlar alabilirsiniz. İşitme engelli perküsyoncu Evelyn Glennie sizinle müziğin nasıl dinlenmesi gerektiğini öyle etkileyici bir biçimde paylaşabilir ki hayatınızdaki sesler bir farklı duyulmaya başlayabilir. Ya da Michael Moschen jonglörlük becerilerini nasıl geliştirdiğini ve nasıl bir tasarımcı olduğunu paylaşırken 18 dakikanın nasıl geçtiğini fark bile edemeyebilirsiniz. Al Gore iklim değişikliklerini, Laurie Santos ile maymunların ne zaman rasyonellikten uzaklaştığını, Kevin Stone ile eklem yenilemede son gelişmeleri izleyebilirsiniz.

Gönüllü çevirmenler pek çok dilde altyazı çevirileri yapıyorlar ve oldukça başarılı altyazılarla takip etmek de mümkün. Henüz sitedeki tüm konuşmaların Türkçe altyazısı yok elbette ama belli ki sıkı çalışan bir gönüllü ordusu var. Siz de meraklıysanız ve yapabileceğinize inanıyorsanız katkıda bulunma isteğiniz de varsa çevirmen olarak başvurabiliyorsunuz. Ayrıca TED formatında yerel mini konferanslar da düzenleyebiliyorsunuz, tabii onların onayı ve desteğiyle.

Etrafımdaki herkese hızla ve şiddetle bulaştırıyorum TED'i, henüz teşekkür etmeyen olmadı. Herkesin ilgisini çekebilecek ve işine yarayabilecek bir konuşma elbet vardır orada bir yerlerde...Hatta birden çok daha fazlası vardır.

Daha fazla beni okuyarak vakit kaybetmeyin, merakınıza yenilin ve siteyi iyice bir dolanın, bol keyifler!

Wednesday, July 28, 2010

Akıl akıl gel bana takıl...



Efenim bu aralar, hatta bir hayli zamandır yavaş yavaş sindire sindire okumakta olduğum bir kitap var: Karısını Şapka Sanan Adam (Oliver Sacks). Bu değerli kitap Sayın Sacks'ın iyileştirdiği, iyileştirmeyi denediği, şahit olduğu veya araştırdığı hastaların hikayeleri ve deneyimleri üzerinden insan denilen yaratığın aklını, beynini bilebildiğimiz kadarıyla paylaşması üzerine yazılmış bir kitap. Elbette yaklaşık bir yıldır okuyup duruyorum, yanlış anlaşılmasın kitap sadece 250 sayfa ama her bir sayfayı ve hikayeyi sindirmek bana kalırsa en az iki üç hafta...

Oradan bir kaç alıntı yapmazsam orta yerimden çatlayabilirim diye hissederek bugün yazıyorum, bir yandan dışarıda bardaktan değil açık kalmış musluktan, hatta vanası patlamış borudan taşan su misali yağmur var, işyerimde odam boyanıyor ve ben aslında şu an burada değilim...

"Burada, tüm alıştığımız düşüncelerin tersine çevrilebileceği - hastalığın iyileşme, normalliğin hastalık olabildiği, uyarılmanın ya kölelik ya özgürlük olduğu, gerçekliğin, makul düşünce ve davranışlarda değil taşkınlıkta yattığı garip sularda seyrediyoruz." Evet, yaptığı işten bahsederken böyle diyor sayın nörolog doktorumuz. Gerçekten de bahsettiği bazı vakalarda, özellikle de beyindeki bazı fonksiyonların az işlediği veya işlevini hiç gerçekleştiremediği değil de fazlasıyla gerçekleştirdiği aşırılık durumlarında görünen o ki bazı hastaların (ve tabii onların doktorlarının da) tutunabilecekleri bir gerçeklik, bir referans noktası kalmayabiliyor.

Hiç trambolinde zıpladınız mı? Veya uçaktan paraşütle atladınız mı? Ya da uçurumdan atıverdiniz mi kendinizi şu meşhur havalı iplere bağlayıp? Ben geçen haftasonu trambolinde zıpladım, aralarında en masum ve hafif olanı o bence, çok da keyifliydi ancak bir süre sonra yerçekimine kıyasla hafifleşmiş hisseden bedenim (zıplamak kolaylaşıyor ya ondan, bacaklar çok daha yukarı atabiliyor bedeni) zıp zıp zıplarken ve ben keyif çığlıkları atarken, bir süre gerçeklikle ve yerçekiminin acımasızlığıyla bağım koptu, yere indiğimde bir hayli başım döndü, adım atamadım, sonrasında yerde zıpladığımda yerin dibine girmiş gibi hissettim, gıcık oldum. Şimdi o duygumu düşündüğümde ve bu vakaları okuduğumda gerçeklikle bağın tamamen kopmasının nasıl bir zorluk olduğunu canlandırmaya çalışıyorum kafamda ama pek yapabildiğimi sanmıyorum. Olması gerekenden fazla çalışan sinaptik bağlantılar veya çok gelen elektrik akımı, beynimizin fonksiyonlarını elbette olumsuz etkiliyor, bazen öyle olumsuz etkiliyor ki hasta (bazı epileptik durumlarda olduğu gibi) deneyimlediği şeyin veya aldığı uyarıcının hangisinin gerçek hangisinin kendi zihninin boşluk doldurması olduğunu artık bilemiyor. Sanki bir bilgisayar oyunu gibi, yerde kocaman gayzer delikleri var ve her an birinden gaz çıkıp herşeyi yok edebilir ve siz bu deliklerin üzerlerinden köprüler kurarak hayatta kalmak zorundasınız.

Bir uyarana bedenimizin, aklımızın, beynimizin verdiği tepki ne az olmalı ne fazla, başkalarına uyaran olduğumuzda da ne az kalmalıyız ne fazla. Denge ve ince ayar pek bir mübarek kavramlar gibi görünüyor bu durumda. Vakaların bazılarında hasta etrafında birilerini gördükçe konuşma, anlamlandırma ve hikayeler yazma derdine düşüyor, sürekli konuşuyor, karşısındakini dinlemiyor, zihni karşılaştığı bulmaca durumuna (bu adam kim ve neden streteskopu var? gibi) sürekli hikayeler yazarak bir çözüm bulmaya çalışıyor. Gerçeklik ortadan kalkıyor, her şey karışıyor. Bu tür vakalarda yapılabilecek tek şey onları olabildiğince az sosyal etkileşimli ortamlarda, mümkünse doğayla olabildiğince başbaşa bırakmak ve sanatla terapi. Oysa bir başkasında bu aşırılık, tikler, hızlı ve/veya fazla reaksiyonlar harika istisnai bir davulcu, ressam vb. sanatçı olmasını sağlıyor ancak sinirli, zor ve birlikte çalışılmaz ya da eşi ve çocukları için birlikte yaşanamaz yapıyor. Hangisinden nasıl vazgeçersiniz ki? İlaç tedavisi bütün aşırılıkları ortadan kaldırabiliyor, ancak o zaman size özgü olan eşsiz özellikleriniz de yok oluyor. Artık o kendine özgü sanatçı olamıyorsunuz, sıradan ve tekdüze bir icraatçıdan öteye gidemiyor çabalarınız. İki ucu boklu değnek derler ya, işte ondan...

Elbette bu örnekler çok uç gibi tınlıyor, ancak sayıları pek de az değil. Hatta kitabı okursanız bazı durumların etrafınızda tanısı konmamış, uç noktaya ulaşmamış, belki fark edilmemiş örneklerini görebilirsiniz. Tüm bunlar size ne sağlar? Kendinizi, sevdiklerinizi, birlikte çalıştığınız veya yaşadığınız insanları, toplumunuzu, kültürünüzü ve sağlığınızı korumayı daha iyi anlayabilirsiniz belki. Belki çocuğunuz için daha da iyisini yaparsınız. İnsan akıl denilen güçler dengesini biraz olsun bilmeli, öğrenmeyi denemeli diye düşünüyorum. Belki bir gün bildikleriniz sizin veya birilerinin gerçeklikten kopup gitmesinde hayata bağlı bir ince ip olabilir. Hiç olmazsa da akıl sağlığınızın tadını çıkarırsınız bir güzel...

Tavsiye edilir: Karısını Şapka Sanan Adam, Oliver Sacks, Yapı Kredi Yayınları, (Özgün adı: The Man Who Mistook His Wife for a Hat), çeviren: Çiğdem Çalkılıç.

Tuesday, July 20, 2010

Anlamlı Öğrenme ve Motivasyon



2004 yılında yazdığım bir makale, nedense bana yine dün gibi geliyor, üstelik hala da çok anlamlı geliyor, paylaşayım dedim... Buyrun afiyer bal şeker olsun, nöronlarınızda yeni bağlantıcıklar olsun...

“Bir atı suya götürebilirsiniz ama ona zorla su içiremezsiniz” -Fransız Atasözü-

GİRİŞ
Neden bazı öğrenciler, kendilerini zorlayan durumlarla karşılaştıklarında daha çok çalışır ve durumun gerektirdiği herşeyi gerçekleştirirken diğer bazıları hemen hemen hiç çaba harcamadan vazgeçerler? Neden bazı öğrenciler devam ederler? Onları öğrenme isteklerinde harekete geçiren nedir? Neden ben her öğrenmede, sancılı bile olsa galibiyetle çıkacağıma inanıyorum? Neden “öğrenci” olmaktan bu kadar haz duyuyorum? Neden “öğrencilik” diye bir meslek ve uzmanlık alanı yok da ben dünyanın en zenginleri arasına giremiyorum?

Bu soruların bir kısmının yanıtları için düzinelerce bilim insanı yıllarca çaba harcamışlar ve harcamaya da devam ediyorlar. Kendimle ilgili sorular hakkında da ben uzun süredir çaba harcıyorum ve son zamanlarda biraz ilerleme kaydettim gibi görünüyor. Tabii son soru hariç…

İyi, nitelikli, etkili gibi sıfatlarla anılan bir öğretmen ya da eğitimci olmak için önce çok çok iyi bir öğrenci olmak ve hep öğrenci kalabilmek gerektiğine inanıyorum. Çocukluğumu hatırlıyorum. O.D.T.Ü.’de öğretim üyesi bir anne ve serbest çalışan mimar bir babanın küçük kara kızıydım, kardeşim yoktu ve annemle babam sürekli benimle olabilecek kadar vakit bulamıyorlardı. Çocuk gelişimi ve öğrenme konularına yabancı olmayan annem bu ciddi soruna elinden geldiğince çözüm buluyordu. Yuvadan eve geldiğimizde (soranlara O.D.T.Ü.’de öğrenci olduğumu söylüyormuşum), annem yemek hazırlamaya koyulurken ben de minyatür mutfak setimle kendi yemeğimi hazırlardım, sofrayı da, hatta salatayı da. Bir yandan hangi malzemelerin karışamayacağını acı tecrübelerle öğrenirken, kaynayan suyun taşabileceğini de fark ederdim. Aynı dönemlerde farkettim sandalyenin arkalığında tek ayak üzerinde dengede duramayacağımı!

Okula başlayınca işler biraz karmaşıklaştı. Sabah tek başıma vaktinde uyanıp okula yetişmek, tek başıma dönüp boynumdaki anahtarla kapıyı açmak, annem gelene kadar ödevlerimi bitirmek gibi daha heyecan verici uğraşlarım vardı artık. Tabii annem yemeğe koyulurken ben de gazeteyi anneme okumak, O’nun öğrencilerinin sınav kağıtlarını alıp notlarını toplamak gibi görevlere terfi ettiğimi söylemeliyim. Öğrendiğimin farkında değildim, hayatın ve oyunun içine öyle karışmıştı ki…
Yıllar sonra üniversitedeyken arkadaşlarımdan biri bana “Bu kadar okulu sevdiğin için senden rahatsız oluyorum” demişti. Ne söyleyeceğimi şaşırmıştım, oysa şimdi bir yanıtım var: “Ben okulu sevmiyorum, hayatı seviyorum, okulu hayattan ayırmıyorum çünkü aslında herkes gibi yaşarken sürekli öğreniyorum, tek farkım bu durumdan fazla haz duymam o kadar!”

Özellikle bu vize ödevi konusunun bende yarattığı dengesizlik ve karışıklık nedeniyle araştırma yapmaya karar verdim. Etkili bir öğretmen olacağıma inanıyorum, peki iyi de neden inandığımı açıklamaya çalışırken bir ortaokul öğrencisinin kompozisyonundan ileriye gidemiyorum, nasıl olacak bu yüksek lisans?
Bir ipucu bulduğuma inanıyorum: Anlamlı Öğrenme ve Motivasyon! Evet, sanırım küçüklüğümden beri farkına varmadan içime sızan iki sevimli canavar bunlar!

Anlamlı Öğrenme Nedir?

Anlamlı öğrenme, öğrencinin aktif bir biçimde edindiği deneyimleri bilişsel operasyonlarla kullanabilmesi ve anlamlı hale getirebilmesi olarak tanımlanmaktadır. Anlamlı öğrenmede öğretmenin rolü anlatıcı ya da iletici olmaktan çıkar ve rehber ya da yol göstericiye dönüşür. Jonassen (1999)’a göre anlamlı öğrenme, bilginin öğretmenden öğrenciye aktarılması ile değil, öğrenci tarafından yönlendirilip oluşturulması ile gerçekleşebilir.

Yine Jonassen (1999)’a göre anlamlı öğrenme, aktif ve etkileme odaklı, yapıcı ve yansıtıcı, kasıtlı, karmaşık ve içeriği yoğun, işbirlikçi ve paylaşıma açık, etkileşime dayalı bir işlem sürecidir. Anlamlı öğrenme için öğrencilerin bilgiye ulaşmaları ya da edinmeleri yeterli değildir, bu bilgiyi nasıl kullanacaklarını, sınayacaklarını ve anlamlandırıp uygulamaları gerektikçe kullanacaklarını da kavramaları gerekmektedir.

Öğrenmenin iki yönü vardır; öncelikle bilgi, tavır ve yeteneklerin edinilmesi ve sonra bunları gelecekteki öğrenmeler, problem çözme ve ürün yaratma için kullanabilir, anlamlandırılabilir hale getirmek. İkinci özellik anlamlı öğrenme için kaçınılmaz bir şarttır ve anlamayı derinleştirir, güçlendirir. Unutmamak gerekir ki, öğretmenlerin de öncelikli amacı öğrencilerin sadece bilgiyi edinmesi değil, bunu anlamlı bir biçimde kullanabilmesidir. Bu beceri, bireyin öğrenme deneyiminden bir anlam çıkarmasıyla doğal olarak oluşur. Elbette sadece bu bağlantıyı yaratmak ya da anlam bulmak yeterli değildir, tıpkı kasların harekete ve alıştırmaya ihtiyacı olduğu gibi hafıza da bu bağlantılar güçlendirilip kullanıldıkça gelişir. Bu nedenle öğrencinin gelecekteki deneyimlerinde anlamlandırdığı bilgiyi tekrar tekrar kullanma fırsatı bulması çok önemlidir. Bu olanak verilmediği sürece edinilmiş anlam yok olmaya ve unutulmaya mahkumdur.

Öğrenme nasıl işler?

Özel rahatsızlıkları ya da beyin hasarları olan bireyler dışında, herkes öğrenebilir ve doğumdan ölüme kadar da öğrenmeye devam eder. Insan vücudunun fonksiyonlarının uygulanması ve ihtiyaçlarının giderilmesinin hemen ötesinde öğrenme beynin en temel fonksiyonudur. Beynin rolü, etrafımızdaki karmaşık ve zorlayıcı hayatı, kalıplar ve şablonlar ile anlamlandırabilmektir. Frank Smith (1986)’e göre eğer öğrenme gerçekleştiremezsek huzursuzluk ve hayal kırıklığı içerisinde kalırız. Farkında olmasak bile her zaman öngörülemeyen ve yoğun öğrenme işlemlerinde çok çaba gerektirmeksizin öğrenmeye hazırızdır.

Öğrenmeyi Destekleyen Durumlar

Öğrenme yöntemleri ve çevresel faktörler dışında, hangi faktörler öğrenmeyi etkiler? Öğrenme tarzları insan sayısı kadar çeşitlilik gösterir. Her bireyin öğrenme tarzı ve ortam tercihleri farklıdır. Ancak çevre, bireyin öğrenme becerisini yakından etkiler. Örneğin, soğuk hava, sert oturma üniteleri ya da çok seyrek verilen dinlenme aralıkları bireyin öğrenmesini doğrudan etkilemektedir. Bunun dışında, bireyin öğrenme sırasındaki çevresel tercihleri de önemlidir, örneğin sessizlik ya da hafif bir fon müziği, parlak ya da hafif ışık tercih etmesi gibi.

Richard Strong (1995) yaptığı araştırmada öğretmen ve öğrencilerin en çekici bulduğu durumların, meraklarını cezbeden, yaratıcılıklarını açığa vurmalarını sağlayan, diğer bireylerle olumlu etkileşim içerisine girebilecekleri ve genellikle başarılı oldukları ortamlar olduğunu saptamıştır. (Strong, Silver, & Robinson 1995) Bu araştırmaya göre etkili öğrenme deneyimlerinin genel ortak özellikleri saygı, öğrenciler arası olumlu etkileşim ve ortak istek, yardımcı olmaya istekli ve konudan keyif alan öğretmen, iyi organize edilmiş aktivite ve ön hazırlık, net ve açık talimatlar, tüm öğrencilerin katılımı, bağımsız bireysel öğrenme, sınıfın dışında ortam, bireysel yardım alabilme olanağı, öğrencinin odak noktasına dikkat edebilme, anında gerçek dünya ile bağlantılı uygulama yapabilme, herkesin yarar sağlaması, düşünmeyi teşvik edebilme, farklı öğretim yöntemleri içerme, huzurlu ve rahat bir ortam ile oluşur.

Etkin Öğrenme Deneyiminin Özellikleri

Muir (2002)’e göre Strong, Silver ve Robinson (1995)’un yaptıkları araştırmaların sonuçları itibariyle etkin öğrenme deneyiminin ortak bazı özellikleri vardır. Öncelikle konu diğer konulara ve gerçek yaşama bağlıdır ve bu bağ gerçekçi ve anlaşılır düzeydedir. Öğrenme deneyiminin içeriği, bireylere uygun, ilgi çekici, kullanışlı ve öğrenen için anlamlıdır. Öğrenme bireyselleştirilmiştir ve ortak kurallar içermektedir, bireyler tarafından ihtiyaç karşılanabilmiştir. Böylece öğrenen bireyin seçim yapma şansı, paylaşılan bir otorite, kontrol ve kendi sorumluluğu vardır. Öğrenme deneylerle ve uygulamalarla desteklenmiştir. Öğrenci öğrenme işlemini gerçekleştirmiş ve başkalarına öğretebilir hale gelmiştir. Öğrenci, sabırlı, destekleyici bir mentor ile etkileşim halindedir. Deneyim olumlu estetik özellik içermektedir, yani eğlenceli olmasının yanı sıra öğrencinin iyi hissetmesini ve kendisini daha iyi anlamasını sağlar. Öğrenci bu zorlu görevin üstesinden gelmiş ve başarıya ulaşmıştır.

Motivasyon Nedir?

Öncelikle motivasyon kelimesinin sözlük anlamına ve kökenine bir göz atalım. Motivasyon, Latince “motivus” kelimesinden türemiştir ve motivus; neden olma, harekete geçirme anlamında kullanılırken, “Motive” kelimesi de hareket etmek, ettirmek anlamına gelmektedir. Bir iç güdü, kasıt, niyet, kişiyi harekete geçirmeye iten nedenler ve hedefler, amaç odaklı davranış oluşturan iç ruh hali olarak da tanımlanmaktadır.

Motivasyon, genel özellikleri itibariyle bireyseldir, yönlendirilmiş ve hedef-odaklıdır, harekete geçirir, teşvik eder, canlandırıcı ve enerji vericidir, yoğun, güçlü ve tutarlıdır.

Motivasyonun temeli kişinin ilgisine, kendisi ile ilgili öz-yeterlilik algısına ve nitelik yükleme algısına dayanır. Öğrencinin güdülenme davranışı (motivasyonu) öğrencinin durumları ve olayları algıladığı, nasıl yorumladığıyla bağlantılıdır. Diğer bir deyişle, öğrenci öğrendiklerine değer veriyorsa ve önemli olduğuna inanıyorsa daha çok çaba harcayacaktır. Eğer kendisinin öğrenmede başarılı olacağına, kabiliyeti olduğuna ve yeterli olduğuna inanıyorsa aynı şekilde harcadığı çaba artacaktır. Öğrenci öğrenme sırasında yorumlama yaparken kendisini de katıyorsa (örneğin “sınıfta kaldım çünkü yeterince çalışmamıştım”) bu içsel (bireysel) yüklemedir, kendi dışındaki nedenler etkinse (örneğin “konu benim için çok zordu” ya da “sınavda önümde oturan çocuk çok gürültü yaptı” gibi) bu dışsal (çevresel) yüklemedir.

Motivasyon üzerine araştırmalar geçmiş 50-60 seneye dayanmaktadır. Bu araştırmalar kuramcıların, motivasyonun altında yatan psikolojik durum ve nedenlere bakış açısında değişikliklere neden olmuştur (Weiner, 1990). Elli yıl kadar önce güdü kuramları tarafından yönlendirilen motivasyonun, bireyin biyolojik bir ihtiyacının giderilmesinden kaynaklandığı düşünülüyordu. Bu kurama göre (Hull, 1943), motivasyon, içinde bulunulan durum ile talep edilen durum arasındaki zıtlık nedeniyle oluşan bir hareket, davranış olarak tanımlanabilir. Yeni davranışlar bazı ihtiyaçlara bağlı olarak ortaya çıkar ve bu ihtiyaçlara güdü denir. Güdü organizmanın hareketini başlatan, yönlendiren ve sürdüren güç ya da durumdur. Güdüler bir kez ortaya çıkıp doyuruldukları zaman tamamen ortadan kalkmazlar, bir süre sonra yeniden ortaya çıkarlar. Buna güdülerin döngüsel olma özellikleri denir. Güdü döngüsüne göre önce ihtiyaç hissedilir, sonra ihtiyacı gidermeye yönelik davranış oluşur ve bunun sonucunda ihtiyaç giderilir.

Güdüler kalıtımla aktarıldıkları gibi doğuştan sonra da edinilebilir. Güdüleri açıklayan bir çok görüş vardır, bunların en önemlisi olan A.Maslov’a göre insanı davranışa iten nedenler onun “ihtiyaçları”dır. Ancak bu ihtiyaçlar hiyerarşi içerisinde ve kümülatiftir. O’na göre yedi temel ihtiyaç vardır (Fizyolojik, güvenlik, yakınlık ve sevgi, saygınlık, estetik, kendini gerçekleştirme) ve bu ihtiyaçların ilki karşılanmadan bir diğerine geçilemez.

Ancak tüm bu kuramlar, ağırlıklı olarak laboratuvar ortamında hayvanlar üzerinde yapılan araştırmalara dayandığından sınıf ortamında öğrenci motivasyonunu açıklamakta yetersiz kalmaktadır. Bu durumun aksine, öğrenci motivasyonları üzerine yoğunlaşan bilişsel kuramlar, yapay ortam yerine gerçek sınıf ortamlarında araştırmalar yapmaktadır. Bu kuramların öncülerinden olan Atkinson (1964)’ın başarı motivasyonu olarak da nitelendirilen kuramına göre her öğrenci başarısızlıktan sakınmak ve başarıyı elde etmek eğilimindedir. Başka bir deyişle başarısızlığın utancından kaçar ve başarının gururunu tatmak ister ve bu nedenle motivasyon, öğrencinin başarılı olma umuduyla doğru orantılıdır.

Bilişsel kuramlar arasında motivasyona bakış açısında üç temel vardır; ilgi, öz-yeterlilik ve nitelik yükleme.

İlgi Temelli Motivasyon

Dewey (1913)’e göre temelinde ilgi olan öğrenmeler, zorunlu çaba gerektiren öğrenmelere kıyasla daha etkin ve kalıcıdır. Olabilecek en büyük yanılgı, belirli harici aktivitelerle (yüzeysel öğrenme), beynin alıştırma yapmasını (anlamlı öğrenme) aynı kefeye koymaktır. Bu nedenle ilgisi dışında olan bir konuyu öğrenmek için ne kadar çaba harcarsa harcasın, öğrenci uzun vadede kalıcı bir öğrenme gerçekleştiremez. Buna ek olarak öğrenci için her konuyu çekici kılmak mümkün olamayacağı gibi, her zaman doğru da değildir. Çünkü hayatta karşılaştığımız bazı durumlar ilgimiz ya da isteğimiz dışıdır ve çocukların da gerektiğinde sıkıldıkları konularda da çaba harcamayı öğrenmeleri ve kendilerini kontrol edebilmeleri gerekir. Ancak Dewey’e göre öğrenmede gönüllü ilgi ve merak, zorlayıcı çabadan çok daha önemli bir etkendir. Zorlayıcı çaba mekanik ve sıradandır, merak unsuru içermemektedir, sıkıcıdır. Oysa ilgi temelli motivasyon, öğrenme sırasında öğrenenin sadece fiziksel değil, bilişsel açıdan da aktif katılımcı olmasını sağlar.

Dewey’nin kuramına göre ilginin iki türü vardır; bireysel (içsel) ilgi ve çevresel (dışsal) ilgi. Her iki durumda da ilgi, kişi ile durum arasındaki etkileşimden ortaya çıkar. Bireysel ilgi, kişinin kendi karakterinin bir özelliğidir ve tercih ettiği faaliyetler ile yaratılışına bağlıdır. Çevresel ilgi ise öğrenme işlemi sırasında hazır bulunan çevresel faktörlerin bir sonucudur. Ancak bu, birey tarafından sıkıcı ya da gereksiz bulunan her öğrenmeyi ilgi çekici ya da yararlı hale getirmemizi sağlayacak büyülü bir değnek değildir. Hatta Mayer, Hieser ve Lonn (2001)’un yaptıkları araştırmanın sonucunda da görülebileceği gibi, animasyonlar, video görüntüleri ve benzeri yöntemlerle çok ilgi çekici hale getirilen bir konunun derinlemesine öğrenilmesi sonucunda başarıda %15-30 arası düşüş olabilmektedir.

Schiefele, Krapp ve Winteler (1992), ilgi ve başarı ilişkisini ele aldıkları, 25 yıl süren, 18 ülke ve 121 çalışmayı içeren kapsamlı araştırmalarının sonucunda; öğrencilerin ilgileri ile başarılarının belirli bir ölçüde bağlantılı olduğunu ortaya koydular. Bir başka deyişle, öğrenci konuya karşı ne kadar ilgi duyarsa bu konuda başarısının o kadar arttığını saptadılar. Ancak unutmamak gerekir ki ilginin varlığı başarı için tek başına yeterli değildir.

Peki eğer göz alıcı ve ilgi çekici ayrıntılarla bezenmiş materyaller de motivasyon için yeterli olamıyorsa, eğitimciler materyalin ilgi çekiciliğini nasıl sağlayabilirler?

Bu soruyu yanıtlayabilmek için Mayer (1999)’e göre, öncelikle duygusal ilgi ve bilişsel ilgiyi birbirinden ayırmak gerekir. Duygusal ilgi, öğrenme ile gelen heyecan, sevinç gibi etkileri ifade ederken, bilişsel ilgi öğrenme materyallerinden bir anlam çıkartabilme, bilgiyi işleyebilmeyi ifade etmektedir. Wade (1992)’e göre, bilişsel ilginin arttırılması için öğrencilerin kolayca anlayabileceği, kendi düzeylerine uygun materyalerin hazırlanması gerekir. Öğrenme için gerekli materyalleri kavrayan ve anlamlandırabilen birey öğrenmekten de sevinç ve heyecan duyacaktır.

Öz-Yeterlilik Temelli Motivasyon

Öz-yeterlilik algısı, bir anlamda bireyin kendisinden beklentileri ya da bir işi başarmadaki kapasitesinin kişisel yargısıdır. Karşılaşılan bir durum, verilen bir görev ya da bir öğrenme işlemi sırasında birey, bu konunun üstesinden gelebileceğine inanıyor, kendine güveniyor ise öz-yeterlilik algısı yüksek demektir. Bu nedenle de öğrencinin akademik başarısında da önemli bir etkendir, çünkü harcanan çabayı arttırdığı gibi tutarlılığı ve kararlılığı da beraberinde getirir.

Schunk (1989-1991)’ın öz-yeterlilik modeline göre, bir öğrenme durumunda öğrenci geçmiş deneyimlerine bağlı bir öz-yeterlilik algısı ile harekete geçer. Bu algı öğrencinin ne yaptığını, ne kadar çaba harcadığını etkiler. Öğrenme süresi boyunca öğrenci bu algıyı yükseltmek için ipuçları ve işaretler arar ve gelecekte karşılaşabileceği yeni durumlar için bir anlamda yatırım yapar. Öğrenme sürecinin sonunda farklılaşan öz-yeterlilik algısı hem bireyin kendisinden hem de öğrenme sürecinden etkilenir. Bu algı öğrenme sırasında, bilgilerin daha derinlemesine ve daha aktif işleme sokulmasında etkilidir. Bu nedenle de akademik başarıda olumlu katkısı vardır.

Nitelik Yükleme Temelli Motivasyon

Weiner (1979-1992)’in nitelik yükleme kuramına göre öğrenciler, çevrelerindeki dünyayı anlamaya çalışırlar ve bunun bir uzantısı olarak derslerindeki başarı veya başarısızlıkları için de çeşitli nedenler ararlar. Başarı veya başarısızlıklarını kişisel kapasiteleri, harcadıkları çaba miktarı, konunun zorluğu ve derecesi ya da şans olarak nitelendirebilirler.

Öğrenciler bilişsel yardımcılara (etkili okuma yöntemleri ya da formüller gibi) ihtiyaç duyarlar ve aynı zamanda motivasyonel yardımcılara da ihtiyaç duyarlar (“başarılı olmam, etkili okuma yöntemlerini kullanabilmeme bağlı” gibi). Bu kuramın bir başka önermesi de öğrencinin, öğretmenin davranışından da etkilendiği ve anlamlar çıkarttığıdır. Örneğin bir öğretmen öğrenciye sorunun cevabını hemen verdiğinde şöyle bir alt mesaj iletmiş olur: “Sen bu soruyu çözmek için yeterince akıllı değildin, ben sana cevabı vermek zorunda kaldım”. Graham (1984)’ın yaptığı bir araştırmada da öğretmenin benzer tepkilerinin öğrencilerde başarısız oldukları için verildiği algısına yol açtığı ortaya koyulmuştur.

Motivasyonun Etkileri

Öğrenmede etkili olan çevre, deneyimin mahiyeti, meydan okuma, anlamlandırma gibi motivasyon da önemli bir faktördür. Motivasyon, öğretmenin öğrencinin konuyu öğrenmesini neden istediği değil, öğrencinin konuyu neden öğrenmek isteyebileceğidir. Farkına varmaksızın öğrenciler her gün ne öğreneceklerine ve ne öğrenmeyeceklerine karar verirler. Öğretmenler onları motive etmeye, konuyu hem bireysel (içsel) hem çevresel (dışsal) olarak daha ilgi çekici hale getirmeye çalışırlar. Bireysel motivasyon çok daha güçlüdür. Öğretmenler, konuyu öğrencinin bireysel ilgi ve amaçlarına ilişkilendirerek, öğrenme işlemini daha ilgi çekici kılma yöntemleri yaratarak (hikayeleme, gizem, merak, heyecan ya da macera unsurları katarak) bireysel motivasyonu arttırmaya çalışmalıdırlar. Bireysel motivasyon bireyin özelinde ve kişiden kişiye farklı olduğu için kimi öğrenci geçmiş deneyimleri ile bağlantılı olduğundan, kimi anlattığı konunun dönemine ait giyinen öğretmenini ilginç bulduğu için, kimi ise heyecanlandığı için motivasyonunu yükseltebilir.

Çevresel motivasyon öğrenmeyi pekiştirebileceği gibi tamamıyla durdurma gücüne de sahiptir. Kohn (1993-94)’a göre ceza ve ödüllere odaklanmak öğrenme için olumsuz motivasyon oluşturabilir. Ancak destekleyici özerk stratejiler (örneğin öğrencilere seçme şansı tanımak, karar verme, planlama, tasarlama ve yaratmada olanaklar tanımak) çevresel motivasyonu bireysel motivasyon kadar etkili yapabilir.

Olumsuz Motivasyondan Olumlu Motivasyona

Stipek (1993)’e göre, bireyler, bireysel nedenlerle öğrenmeye kenetlendiklerinde daha başarılı olurlar. Öğrenme işlemi eğlenceli ise daha çok öğrenme gerçekleşir. Anlamlı öğrenmenin perspektifleri, yetenek/beceri (öğrenci başarının verdiği olumlu hisler ve beceri geliştirmek için öğrenir), merak (bireyin doğasında merak vardır ve çevresinde olup bitenleri anlamaya çalışır), özerklik (birey kendi insiyatifi ve kararıyla hareket etmek ister) ve bireysel motivasyon (birey işine yarayacağını ve yapabileceğini düşündüğü konularda öğrenme işlemini tercih eder) olarak sıralanabilir.

Duch (2001)’e göre öğrenme malzemelerinin gerçek hayat ile ilişkilendirilmesi, öğrenme işleminin amacının ve planının belirlenmesi ve öğrencilerin ihtiyaçlarına uygunluğu motivasyonu artıran faktörlerdendir. Öğretmenler bunun dışında dışsal motivasyonu yükseltmek için hedef ve beklentilerini açıkça ortaya koymalı, yapıcı geri bildirimde bulunmalı ve özellikle çok başarılı öğrenciler için değerli bir ödülü unutmamalıdırlar. Aktif öğrenme prensiplerini göz önünde bulundurarak daha dinamik ve etkili öğrenme çevresi yaratmak ve öğrencilerin motivasyonunu arttırmak mümkündür. Örneğin; öğrenilecek materyalin içeriği, konuların birbiriyle bütünlüğü, amaç ve hedefleri ve genel kavramları öğrencilerle paylaşmak anlamlı öğrenme sürecinde onlara rehber olacaktır. Aynı şekilde öğrencilerin aktif katılımını sağlamak da çok önemlidir. Tartışma grupları oluşturma, problem çözme ve benzer olay tartışma gibi yöntemler bu amaçla etkilidir. Buna ek olarak, öğrencilerin yetenek ve becerilerini geliştirmelerini sağlamak, bir sonraki öğrenme deneyimine daha yüksek motivasyonla başlamalarına neden olacaktır.

Sonuç olarak açık, net ve anlaşılır iletişim kurmak, aktif katılım sağlayacak ve öğrencilerin katılımını cesaretlendirecek yöntem ve stratejilerden faydalanmak, cezalandırılacaklarından korkmadan müdahale edip, yalnış yapacakları ve yalnışlarını düzeltebilecekleri ortamlar sağlamak, konu üzerinde öğretmen olarak heyecan ve heves göstermek ve paylaşmak motivasyonu olumlu yönde oldukça etkileyecektir.

SONUÇ

Bir işi iyi yapmak için eğitimini almak, üzerine zaman harcamak, vazgeçmeden ve yılmadan çaba sarfetmek ve bol bol sabretmek gerekir. Etkili ve nitelikli bir öğretmen olmak için ise bunların ötesinde, iyi niyet, sağduyu, anlayış, kendini başkalarının hatta çocukların yerine koyabilme, dikkat ve titizlik gerekir. Yrd. Doç. Dr. Sema Karakelle’nin bir dersinde Elif Şafak’ın bir kitabından alıntı kullanılmıştı, sanırım hayatımın sonuna kadar aklımdan hiç çıkmayacak; “Öğretmenler Tanrısal varlıklardır, çünkü var olanı sadece onlar yok edebilirler.”

Bu yolun uzun, zorlu ve çok yorucu olduğunu, insanın çoğu zaman en yakınlarını bile ihmal etmek zorunda kaldığını biliyorum. Yolun en başındayım ve en azından başlangıç için ihtiyacım olan kanıtın anlamlı öğrenme alışkanlığını küçük yaşta edinmiş olmam ve yüksek motivasyonum olduğunu düşünüyorum.

Buna ek olarak elimde bir de formül var. Carson (1996) formülünü böyle açıklıyor: “Stanford Ericksen şöyle dedi; ‘Öğrenciler önemsedikleri, değer verdikleri şeyi öğrenirler...’, ama Goethe başka bir şey biliyordu; ‘Herşeyin ötesinde sadece sevdiğimiz kişilerden öğreniriz.’ Buna Emerson’ın açıklamasını da ekleyelim: ‘Eğitimin sırrı öğrenciye duyulan saygıda yatar.’ Sonuç olarak elimizde şöyle bir formül var: ‘Öğrenciler, değer verdikleri şeyi, sevdikleri, değer verdikleri ve aynı zamanda kendilerine değer verdiğini bildikleri insanlardan öğrenirler.’”


KAYNAKÇA

Barbara Harrell Carson. (1996). Thiry Years of Stories, http://www.ntlf.com/html/lib/quotes.htm adresinden 04.11.2004 tarihinde alınmıştır.

Dr .Bhattacharya, Madhumita (2002).Creating a Meaningful Learning Environment Using ICT, 18,11,2004 tarihinde http://www.cdtl.nus.edu.sg/brief/v5n3/sec3.htm adresinden alınmıştır.

Giddens, Anthony. (1997). Sociology Third Edition. Cambrigde. Polity Press. 22-24.

Heally, M. Jane.(1997). Çocuğunuzun Gelişen Aklı, İstanbul, Enka Okulları. 175-185.

Mayer, Richard E. (2002). The Promise of Educational Psychology, Vol. 2. Teaching for Meaningful Learning. California, Prentice-Hall.232-262.

Muir, Mike. (2001). An essay on helping all children learn, http://www.mcmel.org/howlearn.html adresinden 19,11,2004 tarihinde alınmıştır.
Muir, Mike. (2002) Motivating Learning: The Underachieving Learner's Perspective, http://www.mcmel.org/shine.htm adresinden 20,11,2004 tarihinde alınmıştır.
Muir, Mike. (2001). What Do Underachieving Middle School Students Believe Motivates Them to Learn? http://www.mcmel.org/motivatingUA.html adresinden 19.11.2004 tarihinde alınmıştır.

Websters’s New World Dictionary, Third College Edition, Prentice-Hall, 1988 Cleveland and New York.

http://de.essortment.com/motivatingstude_rbsm.htm
http://www.rit.edu/~609www/ch/faculty/effective5.htm
http://www.egitim.aku.edu.tr/motivasyon.doc

Monday, July 19, 2010

Aşka aşık olmak




Fala inanma falsız kalma derler... Bugünkü falımda (Çin falı, myspace'in şeker uygulamalarından biri ve evet ben de her gün olmasa da arada bir sayfamdan bakıyorum ne diyo bana diye) aynen şöyle yazıyor: "You are in love with love today. The air is full of romantic, sexy possibilities. You love nothing more than to find someone to talk to and you could be up all night in deep, passionate and intriguing conversations with someone special." yani Türkçe meali bugün ben aşka aşıkmışım, bütün gece özel biriyle derin ve tutkulu muhabbetler yapabilirmişim. Sadece bugün mü?

Dün gece benzer bir "yaşamaya değer" anda lafı geçti; günlüklerden, uzun süreli tutulan kayıtlardan söz açıldı, benim de aklıma kendi küçüklüğümde başlayıp büyük adam olana kadar tuttuğum günlüğüm geldi. Gidip tozlu rafların arasına dalıp çıkardım Dali'nin parçalamalarından kurtulan sayfaları, getirip koydum kucağıma, bir yandan aşkın eli ellerimde, tenimde... başladık kurcalamaya... bir süre sonra gördüm ki ben gerçekten sevmeyi sevmişim, hep sevdikçe yazmışım, baharı, aşkı, dostları, müziği, arada bir sevgiden hasret olmuşum, özellikle babam için, onları da yazmışım. Yani aslında ben zaten her yeni gün sevmeyi sevmişim, sadece bugün değil ki! Hep aşka dair yazmışım, küçük sevgi böcüğü, elbette sonunda hep hüsran var "aşk" diye geçenlerin, hep kırılmışım, terk edilmişim, daha doğrusu ihmal edilip kanıksanmışım ya da kolay olmuşum ya da sıkıcı filan (ergenlik, erkeklik, kadınlık, kendini aramalar, hormon dengesizlikleri gayet normal) ve tabii genellikle de sonunda ben pes etmişim. Acıdığında da yazmışım, hep iyi dileklerimi sunmuşum canımı acıtanlara, benim hatam demişim. Hani geçenlerde de bütün erkeklere damız dedim diye olay oldu da bir sürü laf yedim ya, aslında orada da annelere ve kadınlara seslenmiştim en sonunda, bu sizin elinizde diye, bir de eğer değer birini bulduysanız da aman elini bırakmayın demiştim, işte onun gibi.

Şiir yazmışım bir dönem, bir iki tanesi hiç fena diil gibi hatta, kelimelerle oynamışım hep, özellikle babam için "sen güneş gibi uzak, gün gibi benim" demişim mesela bir seferinde. Ölümün ardından acıyla başetmek kolay değil, burda da bol aşk var elbet ama en zor olanından.

Dün gecenin bir yarısı bu kadar geçmişi kurcalayıp gözümün önüne seriliveren gerçeği bugün Çin falımın söylüyor olması ayrı bir komedi, aşkın eli elinde, ıslak teninin sıcağı yanıbaşımdayken bu kadar rahat ve dürüstçe yaşayabilmek, geçmişini, kendini öylece paylaşabilmek başka bir ayrıcalık. Üstelik bu tür kayıtlar öyle özeldir ki utanılası herşey içindedir onların...

Bir de kelebekler var aşka olan aşkımın meyveleri, aşk bana her dokunduğunda midemden havalanıp ağzımdan çıkıveren, bu yıl bütün Avrupa ve memleketi basmış olan kelebekler... Siz onları kelebek nüfus patlaması, 11 yılda bir olan bir doğa olayı sanıyor olabilirsiniz, hayır değiller, bildiğiniz aşk meyveleri onlar, bu kadar çoklar çünkü bu mevsim her gün aynı aşka bir başka aşık uyanıyorum ve aşk benim yüzüme bakıp bir başka gülümsüyor. Her yeni gün gerçekten yeniden aşık oluyorum aşka, fala inanma, falsız kalma...

Tuesday, July 13, 2010

Oğlak Burcu Kadını


En yakın arkadaşım, kardeşim, canım ciğerim Ekşi Sözlük yazarı oldu, süper kadın kendisi zaten... oraya yazmış, dayanamadım aldım buraya tırnak içerisinde koyuyorum, ben yazmadım ama ben olsam böyle yazamazdım zaten... Buyrun Melanippe Minerva'dan oğlak burcu kadınına dair:

"oğlak burcu kadını, tutkuların kadınıdır. aslan burcu kadını veya akrep burcu kadını gibi bunu hemen belli etmese bile o mesafeli görünüşünün altında derin ihtiraslar yatar. kendini ortaya koymadan önce mutlaka izler. genelde de tespitleri doğru çıkar. zaman harcamayı sevmez, değeceğine inandığı işlerin ve insanların peşinden gider.

oğlak kadınları çok yüzeysel bir genellemeyle ikiye ayrılabilir. hırslarının esiri olmuş, bilinçaltı korkularının getirdiği bilinçsiz motivasyonlarla hareket eden, toplumsal güç ve konum peşinde koşanlar ve kendini potansiyelini farketmiş, korkularını yenmek ve gerçek benliğine kavuşmak için azimle savaşanlar.

oğlak burcu kadını her halükarda bir savaşçıdır. hayatın getirdiği bir çok kısıtlamayla çocukluğundan itibaren boğuşur, bu nedenle sorumluluk duygusu aşırı gelişmiştir. hepsi çok zeki olmayabilir ama sabır, azim ve inat istisnasız hepsinde bulunur. hayatın adil olmadığını çok küçük yaşta öğrenir ama içindeki adalet duygusu kaybolmaz.

sezgileri çok kuvvetlidir. dışarıdan zor kadın gibi görünmesinin nedeni, kendi atlattığı deneyimler karşısında kazandığı olgunluğu karşısındakinden beklemesinden gelir. bu nedenle oğlak burcu kadını için zeka, cesaret ve güven herşeyden önce gelir. erkeğim dediği insanın kendisini yeterince kollamayacak veya ortak kurdukları hayallere ulaşamayacak kadar korkak olduğunu farkettiğinde derhal soğur, belki hemen terketmez ama dışardan belli etmese bile için için rölantiye alır ve bekler. bu kadının sabrı sonsuz olduğu için, karşısındaki şahıs bunu anlayamayıp, tahta kurulduğunu sanar ve eyleme geçmezse, derhal tekmeyi basar. çünkü sabrının suistimal edildiği noktaya gelinmiştir. eğer aradığı güven, aşk, cesaret ve dürüstlük verilirse, karşısındakinin sırtı yere gelmez, bu kadın artık erkeği için değirmenlere kılıcını sallayacak noktaya gelmiştir. yüzyılın son romantikleri aslında oğlak burcu kadınlarıdır, çünkü aşk, cesaret, ihtiras ve sabır bu kadını diğerlerinden ayıran özelliktir. aslan burcu kadını gibi ben asla yenilmem demez, çünkü hayatın akışında yenildiği, yenileceği zamanlar olduğunu bilir. yere düştükten sonra üzerini silkeler ve yürümeye devam eder.

bir oğlak kadınını dostlukta veya aşka kaybederseniz, bilin ki size artık güveni yoktur. için için yaşadığı derin hayal kırıklığı ve mutsuzluğu göstermez, içinde fırtınalar koparken soğukkanlılığını koruyabilir. bu nedenle çok kolay gittiğini sanırsınız. halbuki gerçek çok başkadır. oğlak kadını hem kendisi hem de karşısındaki için iyi olacak ve sadece kendisinin uygulayabileceği zorlukta bir karar vermiştir. bu kararın doğruluğu zamanı gelince herkes tarafından çok iyi anlaşılır.

oğlak burcu kadını olgunlaştıkça, çok bir danışman olmaya başlar. sevdiği insanları her zaman korur ve kendi potansiyellerine ulaşmaları için teşvik eder ve destekler. bu nedenle çok iyi kötü gün dostu olur. kendini kötü hisseden herkes oğlak burcu kadınına gelir, gülümseyen bir surat ve iyi ki varsın laflarıyla yanından ayrılır. oğlak burcu kadınınsa gideceği fazla bir yer olmaz. çevresinde birileri olsa bile yalnız doğduğunu ve yalnız öleceğini iyi bilir.

oğlak burcu kadını eğer toplumsal dogmalardan sıyrılabilir ve kendi yeterliliğiyle ilgili yersiz korkularını aşabilirse, kalbini açtığı kişi için bir şehvet tapınağına dönüşebilir. er kişi bu akılcı kabuğun altında tam bir kadın keşfeder ve beraberce saadet denizinde eriyebilirler.

oğlak burcu kadını ailesine çok düşkündür, bu nedenle aile kavramı çok gelişmiştir. eninde sonunda en özgürlükçü oğlak kadını bile, kendi yuvasını kurmanın hayallerini kurar, eninde sonunda da erişir. çünkü sabrı, inancı ve azmi sayesinde herşeyi yapabileceğini çok iyi bilir."

;)

Tuesday, July 6, 2010

yine yaz yine temmuz yine geldi jazz...

"Caz yapmak" diye bir deyim vardı, hala kullanılıyor mu bilemiyorum ama benim öyle mızır mızır caz yapasım var!

Efendim yok Garanti yeşili imiş, yok Eczacıbaşı sittin senedir destek oluyormuş, yok Nardis şunu bunu getirmiş pek bi nezihmiş.. yaz geldi, İstanbul'da festivaller, şenlikler, konserler aldı başını gidiyor, benim izleyebildiğim bi tek Beyoğlu sokak müzisyenleri, o da param yok yürüyorum ya ondan...

Evet mızır mızır caz yapasım var, dünyanın en zengin %2'si, toplam varlık ve zenginliğin %50'sinden az fazlasına sahipmiş, en alt %50 ise toplamın sadece %1'ini paylaşıyormuş. Her gün kullanmakta olduğum ilaç için ben ayda sadece 8 lira verecek kadar şanslıyım, oysa kutusuna 13.504 TL bayılarak hayatta kalma savaşı veren veya veremeyeceği için çoktan cennetlik olmuş Gaucher hastaları var. Evet, üşenmedim araştırdım sizin için, gidişat o ki güvenilir ve daha çok okunur bir blogger olmak istiyorum, o yüzden uğraşıyorum işte... Neyse sadede dönelim, bu ekonomi denen canavar hiç de tek dişi kalmış filan değilken, dünyanın bir yerlerinde her dakika kul denen bir başka kulu öldürüp eziyet etmekteyken, BP bütün dünyayı çatır çatır sikmekte ve kimse "gık" dememekteyken, hayvanlar patır patır yok olurken (bir iki değil bütün tür olarak "yok" olmaktan bahsediyorum) benim ne caz festivaline, ne metallica'ya, ne de müzik yapılırken konuşmanın yasak olduğu bir bara para verip gidesim var.

Evet mızır mızır caz yapmak istiyorum! Oturduğum yerden herşeyi ve herkesi acımasızca eleştirmek, iş yapmamak, rapor yazmamak, klima çalıştırmamak, çalıştıranı haşlamak, birlikte çalışma yaşamımın bir kısmını paylaşmak zorunda olduğum sersem sepelek yarım akıllıları ipe dizip kurutup tarhana yapmak, en zenginleri en yoksullara liğmeletmek, söylenmek, hırlamak, hatta ciyak ciyak "kendine gel ey dünyalı!" diye bağırmak istiyorum. Ne İsrail, ne Filistin, ne Budist ne müslüman, ne anne baba ne düğün dernek... ben oturduğum yerden homurdanmak istiyorum bugün... Daha da beteri millet mızırdanınca ona da hırlamak istiyorum, "oturduğun yerden caz yapıyosun sıkıysa kalk da bi halt üret" diyerekten... halim bu kadar vahim.

Sanırım bu nedenledir ki yine de sabah kalkıp işe geldim ve üretme çabasıyla bari şu homurdanmalarımı yazıp paylaşayım dedim. Dünyayı sikiyoruz toptan, işin kötü yanı çok kalabalığız suç atıcak çok adam var, her birimiz için rasyonalize edip kendimizi olaydan sıyırmak iş değil... Uyan ey dünyalı evin elinden gidiyo, şakaya gelmez doğa meselesi, tutanın elinde kalıyo!

Thursday, June 10, 2010

Myspace mesajları ve yurdum insanı

Kaç yıldır tutmaya çalışıyorum kendimi, bir iki dayanamayıp yanıt yazmışlığım var ama çok uzatmadım, kibar olmaya çalıştım ama büyük ihtimalle çok "öğreten adam" oluverdim olayın sonunda. Yazım hatalarını, internet dilini ve kısaltmalarını, hitap şekillerini geçtim, geçmeye çalıştım en azından. Ancak içerikte takıldım kaldım, artık dayanamıyorum ve bir kısmını teşhir ediyorum, yine tabii ki anonim ve isimsiz yazıyorum kimseyi rencide etmemek için ama kıssadan hisse, "öğreten" ve "ukela" sıfatlarını yemeyi de göze alarak paylaşıyorum:

"slm çok hoşsunuz tanışabilirmiyiz seviyeli ve düzeyli bir sohbet arkadaşlığı uyarsa sevinirim tşk ler"
Tamam tanışabilir miyiz diyorsun iyi hoş da arkasından gelen ultimatom nedir arkadaşım? Teklifi eden sensin, seviyeli ve düzeyli sohbet şerhi koyan da sensin; bu ne perhiz bu ne lahana turşusu değil mi ama?

"merhaba nasılsınız tanışmak istediğim için size bu mesajı atıyorum. kötü niyertli birisi değilim sizde tanışmak istermisiniz?"
Yorum yok... iyi "niyertli" çocuk... tanışmak istiyor, en masumlarından biri....

"cok tatlısın! senı sectım glüm! tanısalım lütfen! eyer anlasmazsan söz senı rahatsız etmem"
Bu da bizim minibüs şöförü, trafikte de oluyor bunlardan, ben minibüs kullanıyorum en çok duyduğum sıfatlardan biri "gülüm". Ancak bunun farkı beni "seçmiş!" olması, hem de sonunda ünlem işaretlisinden... "eyer anlasmazsam" (?!?) beni rahatsız etmeyeceğine de söz veriyor sağolsun, garantili, geri iadeli, denemesi bedava, buyrun...

"slm ayse; ben ... (teşhir olmadığından ismini kaldırdık arkadaşın) msn den konu şa bilir miyız"
bana sorarsanız konu şa mayız çünkü henüz yazı şa mıyoruz bile, hecelere yeni geçtik!

"Ehm Ehm
excuse me dear lady
Can i dare and say 'Hello Lady'
if you do not mind for sure.
White Jasmine for you dear"
Tabii ki yorum yok! White Jasmine'in altını çizmek isterim ama, hem de "for me"

"hi baby can l ask something to you ? are you real ? you are so sweet...all woman are the same but some of them are lives for love and a woman's nature is looking for love .but men, cheaters and liars.and women are saying lie and cheats so l dont know to real love maybe we can start to be honest together.....l can feel in your heart because l saw in your eyes to love and l hope you can find to your real love baby face l know to be ugly but l have a nice heart good night"
Bu arkadaş gayet memleketim delikanlısı, yurtdışında doğmuş büyümüş veya ikamet ediyor da değil, benim profilimde de öyle bir durum yok ipucu sayılabilecek. Buna dayanamadım ve "güzelim anadiline ne oldu?" diye sordum. Aslına bir tarafına mı kaçtı diyesim geldi, ayıp biliyorum ama napiyim ben de bir nacizane kulum, sınırları olan tabii. Devamında gelenler:
"ana dilimi kullanmıyalı internetde bayağı oldu türk kızları çok kaprisli ve özellikle internetde çok kendini beğenmiş oluyor mesela yüzüne bile bakmıyacağım bir kız internetde kraliçe oluyor ...işte bu yüzden senin gibi etkilendiğim kızlar hariç kesinlikle türk kızlarıyla ilgilenmiyorum .... rahatsız etiğim için kusura bakma"
ve sana hayatta başarılar kibarlığımdan sonra gelen: "dilklerin için teşşekür ederim aynı dilekleri senin içinde umuyorum sanırım ana dilimle yazmak daha iyiymiş ::):):)ayrıca benim hiçbir kızdan beklentim yok bu gibi sitelerde çünki
bana göre internetde kız arıyan yada erkek arıyan biri kesinlikle zayıf karakterli biridir.. sana yalan söylemicem ben 2 defa eskiden yani gençken kız buldum buna benzer sitelerden ve peynir ekmek misali çok kolaydı... yüzden eğer karşıma bir kız gelicekse kesinlikle zeki kültürlü ve zor kadın olmalı..basit değil....bende bu yüzden yurt dışındaki kızlarla konuşuyorum onlardada basit olan olsada en azından buluşma gibi bir şansım yok....ve banada pratik oluyor .. iyi günler"
Görüldüğü gibi en etkileyici iletişimim buydu bugüne kadar myspace'de gerçekleşen! Daha fazla yoruma gerek yok sanırım... Belirtmek isterim kendisinin yaşı 25, hani gençken filan laflarına bir referans vereyim dedim.

"tanısmak ısterım eger dusunursen ıstanbuldan barıs ben"
ben var istememek düşünmek eğer istanbuldan sen savaş ben barış kim kime dum duma....

bu böyle gider.... yine annelere, öğretmenlere, eşlere, kız arkadaşlara, medyaya filan dokunur olayın ucu, artık kimi ne kadar gıdıklarsa.... yazamadıklarımıza, ifade etme becerilerimizin eğitimle birlikte yerlerde sürünüyor olmasına, niyetlere, heveslere mi takılsam yoksa insan denilen canlının tüm diğerlerinden farklı biçimde sahip olduğu "dil" denilen sistem sayesinde ve ancak dil ile düşünebildiği gerçeğini düşünüp zihinsel becerilerimize mi takılsam?? Böyle ifade edebiliyorsak nasıl düşünüyoruz kim bilir? Peki yolda hangi minibüs şöförüne "eyvallah" çeksem? ahhh ahhh memleketim ahh insanoğlu ahhhh...

Monday, May 31, 2010

"Mus" Avcısı (Muse Catcher)


Masalımızın bir başka değerli karakteri "Mus" Avcısı. Aslında avcı demek ne kadar iyi bir fikir emin değilim çünkü bu "mus"ların (ki kendilerini yakında tanıyacağız) "av"lanmalarına gerek yok aslında, o kadar saf ve niyetsizler ki neredeyse çağırsanız gelecekler, oysa avlanmak için kaçmak, kovalanmak ve savunmak, saldırmak gibi fiiller de ortamda olmalı sanki. En azından kavramsal olarak... Neyse, belki daha iyi bir tanımlama buluruz, toplayıcı, yakalayıcı gibi... Aklınıza gelirse haber edin, bir elin nesi iki elin sesi di mi?

Neyse gelelim bizim avcının özelliklerine, kendisi de "Mus" büyücüsü gibi pek konuşmayı sevmez ve zorda kalmadıkça sesi çıkmaz. Zaten genelde "mus"larla haşır neşir olanların durumu budur, kendi seslerinin "mus"ları incitmesinden, kaçırmasından veya bastırmasından çekinirler. Avcımız da bütün gününü etrafta "mus" arayarak ve bulduklarını toplayarak geçirir. İyi veya kötü niyetli denemez kendisine, eğer ödemesini yaparsanız sizin için de "mus" toplar. O muslarla ne yaptığınızla hiç ilgilenmez. Soru da sormaz gerekmedikçe.

Büyücü gibi "mus"lara aşırı bir değer vermez ama hayatının onlar sayesinde devam ettiğini bilir ve saygıda da kusur etmez. Onları olabildiğince incitmeden yakalamayı amaçlar. Bu iş büyük ustalık gerektiren bir iştir, ellerin, gözlerin, kulakların ve sinirlerin çok dayanıklı, çok hassas ve kararlı olması gerekir. Bu nedenle kendisini arasıra "mus" avı öncesinde özel konsantrasyon ve dikkat alıştırmaları yaparken görenler olur. Eğer kimsenin "mus"a ihtiyacı yoksa ve kimse ödemiyorsa o zaman kendi keyfi ve alıştırma için de "mus" yakalar, bazen yakaladıklarını bir süre yanında taşır ama eğer alacak kimse çıkmazsa ve yolu uzak düşmemişse büyücüye götürür. Uzaksa o zaman eninde sonunda "mus"ları bırakır çünkü onların bakım masrafları ve angaryalarıyla uğraşamayacak kadar üşengeçtir aynı zamanda. Kimseye kötülük yaptığı görülmemiştir ama iyilik için de durum aynıdır. Hatta bir seferinde yolda yardıma ihtiyacı olan birine yol göstermediği için kötü kalpli olduğuna dair söylentiler de dolanmıştır bir süre halk arasında. Gizem dolu sayılabilecek diğer bazı özellikleri de bu dedikoduları desteklemiş olabilir tabii. Mesela bugüne kadar gözlerini gören kimsenin olmaması veya yürürken attığı adımlardan yerde toz bile kalkmaması.

Bu sessiz, hafif ve karanlık avcı yaşamını bir gezgin olarak yollarda geçirmekte ve bir "mus"u yakalayamayıp elinden kaçırıverdiğinde sağ elinin serçe parmağı bir süre titremektedir. Yine de işin en tuhaf yanı avcının yanında hiçkimse olmadığı, ailesi ile ilgili hiç bilgi olmadığı halde yine de kendisini yalnız hissetmiyor olmasıdır. "Mus"lar olduğu sürece hiç yalnız kalmayacağı inancı onun işinde en iyi olmasını sağlamakla kalmaz, aynı zamanda biraz da çatlak yapar tabii... çünkü "mus"lar yakalanıp hapsedildiklerinde veya bağlandıklarında tahmin edersiniz ki kaçma eğilimi gösterirler, neyse ki o kadar saf değildirler.

Tuesday, May 25, 2010

"Mus" Büyücüsü


Efenim Segaku ve Yakao'nun henüz adı olmayan masalı başladı başlamasına da nasıl devam edecek meselesi uzun vadeli ve keyifli bir mesele haline geldi nihayet. Yavaş yavaş karakterler gelmeye başladı gözümün önüne, sanki müzikle dolu bambaşka bir dünyanın tuhaf yaratıklarıydı bunlar ve bir şekilde masalın içinde yer almak için kendilerini tanıtıyorlardı bana. Bir kısmı rüyamda geldi, bir kısmı durup dururken işyerinde filan çizilivermeye başladı önümdeki deftere.

Bugün bu arkadaşların ilkini paylaşıyorum; kendisi Mus Büyücüsü. Esas marifeti pek çok farklı "mus"u bir araya getirerek müzik yapabilmek veya yapılmış bir müziği susturarak "mus"larına bölmek... Kendisi genel olarak hiçbir şeyin peşinden özellikle koşmaz ancak çok sabırlıdır. Çok dünyalar gezmiş, pek çok farklı ortamda nefes almak ve büyü yapmak zorunda kalmıştır. Bu nedenle genellikle karşısına çıkan durumlarda nereye kadar sessiz durması gerektiğini bilir. Sorunları büyütmez veya büyütse de biz bilmeyiz. Çünkü Mus Büyücüsü konuşmaz. Yürüyüşü ve sarayda kraliçenin yanıbaşında yaşayışı da bir o kadar sessizdir. Yanıbaşınızda bitse hiç fark etmezsiniz. Sesi çıkan sadece büyüleridir. En sevdiği elbette "mus"dur ve tüm "mus"lar; kendi uykusundan, hatta sağlığından bile önce gelir. Elinden geldiğince "mus catcher"a göz kulak olmaya ve kontrol altında tutmaya çalışır. Çünkü "mus"ların incinmesini veya ürkmesini istemez. Kötü şeyleri dile getirmediği gibi iyileri de söylemez ama bu bilmediği, hissetmediği veya yaşamadığı anlamına gelmez. Aşkın gücüne "mus" gücü kadar inanır. Büyü karışımlarında bol bol aşk kullanır etkili seslere ulaşmak için. Elbette kimya ve fizik gibi doğa bilimlerinde oldukça ehildir ancak yaşadığı dünya bizimkinden çok farklıdır, bizim fizik kuralları orada işe yaramaz oysa Mus Büyücüsü diğer dünyalara da etrafta sesler olduğu sürece hemen uyum sağlar ve çok hızlı öğrenir.

Bazen kendi bedeninden de sesler çıkarır ancak bunu kraliçeden başka kimse duymamıştır. Ona göre sessiz olmak, sese yola açmak için bir önkoşuldur. Uzun zamandır yanına bir çırak aramaktadır ve Segaku ile Yakao'nun seyahatinde yeri çok da önemli olacaktır.

Monday, May 24, 2010

Yaşamla ölüm arasında


Yeni geldim İspanya'dan, Get-in konferansından...

Ben bu işlere hep yine İspanya'da beş yıl önce bir proje toplantısında tanıştığım değerli dost ve meslektaş Henk sayesinde başladım. Projenin son günü hep birlikte yürürken Henk ve ben gruptan arkada kaldık sohbet halinde. 50'lerinin son yarısında bir Müzik öğretmeni Henk ama aynı zamanda yaşadığı yerin brass band'inde tromboncu, bir diğerinde şef. Sabahları sporunu yapar, birbirinden güzel iki kızı ve eşiyle oldukça huzurlu bir hayat yaşar. Peynire allerjisi vardır, sağlıklı beslenir, her Avrupa'lı kadar bira içer. Çok kültürlü bir okulda bir sürü farklı kökenden gelen öğrenciyle müziği paylaşır, onlardan öğrenir, uluslararası projeler yapıp öğrencilerine şu koca dünyanın minik köşelerini göstermeye çalışır. Okulun gidişatına, ülkesindeki artan milliyetçiliğe, küresel iklime herkes kadar takılır, herkesten az fazla endişelenir gençler için. Bana "my sunshine" der ben de ona "my handsome", deli fikirleri vardır ve onları gerçekleştirmek için - ki her biri en az bir öğrencinin hayatını harika etkiler - iyi bir ekip gerekir. İşte bu yüzden Henk ortada işi yapan gibi görünmese de büyük ihtimalle iyi görünen fikirlerin bir kısmının ardında onun pırıl gönlü vardır.

Henk biz tanıştığımızda kanserdi, cilt kanseri. Yıllardır kontrol altında tutulan, iyi bakılan gönlü hoş tutulan bu kansere karşı savaş gayet iyi gitmekteyken bir kaç hafta önce kanser güçlü birliklerle geri geldi. Şimdi burda ne kadar iyi adamdı geyiği yapmıyorum yanlış anlaşılmasın; Henk hala harika bir adam ve tüm ihtişamıyla çok da başarılı günler geçirdik konferansta. Ardından bir sonraki için de daha iyi uğruna tartışmaya başladık bile. İşte burada paylaşmak istediğim tam da bu aslında. Bu insanlar cenazelerine ve seremonilerine çok çok değer veriyorlar, tıpkı ellinci yaşgünleri gibi ve Henk'in durumu artık doktorlar tarafından "yaklaşık bir yıl daha en fazla" şeklinde tarif edilince kemoterapi ve tedavilerden vazgeçiliyor, oturulup hep birlikte konuşuluyor, planlanıyor, ailenin yaşamının devamı, çocukların geleceği, işyerinin durumu, arkadaşlar, görevler elden geçiriliyor. Planlanıyor. Bir yandan da cenaze töreni...

Henk bu durumuna rağmen konferansa gelmek istediğini söylüyor, eş dost, iş arkadaşları birbirinden özel adamlar bence (her anlamda, hataları ve huysuzluklarıyla da güzeller) herkes iş bölümü yapıyor, Henk'in odasının sağında solunda birer kişi kalıyor, sabahları biri giydiriyor, diğeri yıkanmasına yardımcı oluyor, bir diğeri akşam yatmasına... Henk hiç yalnız kalmıyor, ben fotoğraflar çekiyorum, müzik konuşup yanında oluyorum, her yemekte hemen yanıbaşında kadeh kaldırıyorum, sabah yürüyüşlerine eşlik ediyorum, Miguel yemeklerinden sorumlu, Alex konferans fikirlerinden, işinden, insanlarla konuşurken yorulduğunda Alex ve ben hemen giriveriyoruz koluna. Bunların hepsi güzel, hepsi değerli ve bu şekilde gerçekten her anın tadı çıkıyor hep birlikte. Zaten bu network her zaman böyle tuhaf biçimde ahenkli ve özel bir işbirliğiyle yürüdü. Kocaman bir aile olduk sonunda. Aramızda olmayan veya olamayan ortaklar vardı bu kez ama yine de en yakın ve sağlam ekip ordaydı, bir Portekizli bir İspanyol, iki Türk, dört Hollandalı. Fıkra gibi di mi?

Öbür taraftan hala cenaze töreni planlanıyor. Bu fotoları kullanalım, jenerik müziğimiz yine aynı kalsın "noir desir, rüzgarın estiği yere"... Günler çalışarak planlayarak yaparak ve yine planlayarak geçsin, şu projeler yazılsın bunlar tartışılsın, bilmemkim aransın fon sorulsun, cenazede bu da olsun, müziği şu olsun... Henk planlı biçimde ölüyor. "Biliyorum" diyor, sözünü kesiyorum; tamam tedbirli olmak önemli, planlı olmak çok pratik ama ölümünü bilemezsin, yaşamını da. Hangimize ne zaman ne olacağı belli olmaz, herşeyi söyle bunu söyleme, ölüm de doğal ama bilinmez.

Alex ve ben alışamadık. Tüm planlara, dakikliğe, tartışmalara, şıklığa, takıntılara, detaylara, zorluklara alıştık da şu cenaze törenine alışamadık. Tamam orada oluruz dedik ama biz Henk'le şimdi o yaşarken birlikte olalım istedik, planlamanın bu kadarına alışamadık. Benim tanıdığım Hollandalılar kendileri için "ajandalarına yazdıkları kadarını yaşar", "tuvalet saati bellidir", "yarınını bilmezse yaşayamaz" filan gibi laflar ederler hep, anladığımı sanırdım meğer anlamamışım, abartı değilmiş, görünen o ki planlamadan ölmek de istemiyorlar. Peki bu Bilim Teknik'te yazanlar nolucak? Hücrelerimizi sevelim çünkü onların da dili var ve duygularımızı bizi dinleyerek hasta olabiliyor veya mucizevi biçimde iyileşebiliyorlar. Peki Henk hücrelerine "yola devam" dese gerçekten ve ajandasına da öyle yazsa o zaman değişir mi yaşamının süresi? süresi değişmese de yaşadığı anların kalitesinin ve yoğunluğunun çok değişebileceğini sanıyorum, keşke denemeye ikna edebilsem diyorum.... ama nasıl?

Bir insana gel sen şimdi planlarını değiştir de ölme nasıl der? Bir Hollandalı'ya sen de biraz bana benze, az Akdenizli ol, içine biraz doğu kültürü serp ve böyle inan nasıl denir?

Kimseye bir şey denmez. Kimse kimseyi dinlemez, herkes kendi bildiğini eder sonunda elbet. Hayat böyle gelir, bir şekilde de gider, planlasak da planlamasak da ölücez eninde sonunda, neyse ki sonsuz değil yaşam yoksa çok zor olmaz mıydı değişim?

Tuesday, May 18, 2010

Yazmaya devam...

Evet eylemlerim devam edecek... Yaptığınız bir şeyi birilerinin anlatması ayıp diye düşünüyorsanız ayıbı siz yapmayın ki anlatılacak bir şey de olmasın... Yoksa siz yaparken ayıp değil de ben yaptığınızı anlatırken mi ayıp?

İnsan olmak zor, kendini görmek de zor, kendini bilmek daha zor, bu kadarı oluyorsa değişip dönüşmesi kolay oysa...

Başkasından duyduğunuzda size ayıp geleni siz hiç yapmayın, benden size tavsiye :))

Evet tabii ki tahmin ettiğiniz gibi, son yazıma ağır tepkiler aldım; çoğu (üstelik bir sürü erkek de okudu) tebrik ettiler yazı konusunda becerikli olduğumu söylediler, bir iki kız arkadaşım çok sağlam, damardan ve gerçek olmuş dedi, bir yakın delikanlı arkadaşım "okurken bir iki yerde yanımda olsan kalkıp sıkı sıkı sarılırdım sana" dedi (kendisiyle aramda çok derin bir dostluk var cinsellikten arınmış, "sarılma"nın anlamı şaşmasın ve değeri anlaşılsın diye belirteyim dedim), bir diğeri ise "ayıp" dedi, "ayıp bunları yazdığın için utan kendinden". Utanmıyorum yazdıklarımdan ey okuyucu, ben yazdıklarımın sorumluluğunu alıyorum ve sonuçlarına katlanıyorum, üstelik birilerinin yaptıklarının bendeki etkileri üzerine yazdığım için diyorum ki ayıp yazmamı istemeyen ayıp etmesin. :))

Adil değil mi böylesi?

Eylemlerim devam edecek, evet belki memlekette meslek başlığımız "yazar" olarak geçmiyor ama bu yazmayacağımız anlamına gelmez, özgür bir birey olarak kendimi ve algıladığım dünyayı olduğu çıplaklığıyla yazmaya devam edeceğim. Bazen hayalgücümü kullanarak elimden geldiğince gerçekten uzak şeyler de yazıyorum ama adını koyuyorum paşa paşa masal diye... Bazen ben de duygularıma yenik düşüp haksızlık ediyor olabilirim tabii, eğer öyleyse içtenlikle üzgünüm, ama ateş olmayan yerden duman çıkmaz derler, ayıbın yapılmadığı yerde konuşmak da ayıp içermez.

Yazdıklarım bazı okuyucunun canını yakıyorsa özür dilerim amacım bilerek can yakmak değil genellikle kendi can yanmalarıma şifa aramaktır. Hem iyi yazar olmanın önkoşullarından biri yazdıklarınla doğal olarak bazılarını kızdırmak ise içinde bulunduğum gerçekleri ifşa patikası da bir ferah tepeye doğru beni itiyor olabilir.

Evet, yazmaya devam...

Tuesday, May 11, 2010

65 yıl, benim 33 yaşım ve damızmayan damız arayışı!



ay süper kankam Yami cidden haklı... Rahmetli dedemi andım bu sabah bir arkadaşla kapı önünde muhabbet ederken, babanneciğimle 66. yıllarını kutlamalarına az kalmıştı rahmetli olduğunda, onu söyledim. Sonra bir sessizlik çöktü iki kadının arasına, ikimiz de aynı şeyi düşünür olmuşuz tabii, 65 yıl... Bırak kocayı karıyı kızı kızanı, kim olursa olsun yanyana iki insanın 65 yıl geçirmesi ne zor geliyor di mi? Bana zor geliyor... yok yok valla tecrübesizliğimden değil, üç koca devirmiş kadar birlikte yaşama tecrübem oldu.

Önce annemle başbaşa kaldığımızda başladı, ya daha önce yoktu ya da vardı ama ben yeterince büyümemiştim bunu fark edecek kadar. Ama sonuçta başbaşa yaşamaya başladıktan bir süre sonra birbirimizi ısırmaya başladık, ısırdıkça nerelerimizin daha çok acıyabildiğini gördük, oralarımızdan ısırdık bir dahaki sefere... Annem benim müzik setimin üzerinde tepindi bir gün sinirden, ben de misafirlerin önünde salatanın tam ortasına kırmızı biberi hiç kesmeden çük gibi oturttum! Sonunda evden kaçtım, yanıma da iki kedi aldım.

Sonra evlendim. İlk zamanlar bir harikaydı dünya ve ben temizliyordum topluyordum mızmızlanmıyordum vazgeçiyordum takıntılarımdan... Günde yirmi saat çalışıyordum, o sıkılıp işi bırakınca ona da yenisini buluyordum. Sonra bir gün başka bir kadının kokusunu aldım müstakbelin üzerinde, geç olmadan çıktı kokusu gerçekten ama esas meselenin bu olmadığını şimdi bakınca daha iyi anlıyorum, esas mesele adamın bir damızlık gibi; hayattan şeetmekten başka pek bi beklentisinin olmamasıydı. Hatta şeetmeyi de pek beklemiyordu sanırım, kucağına önüne gelirseydi oluyordu o da... Okumak istemedi, askere gitmek de istemedi, çalışmak da istemedi, uyanmak istemedi ama uyumak da istememişti zaten... Adam istemeyen adam çıktı. O istemedikçe ben istedim, ben istedikçe o istemedi... İsteşemedik bi türlü, sonunda ben sadece iyi damızlık diye mi taşıyorum sırtımda dedim, bi hışım bi kuvvet attım adamı sırtımdan, Allah uzun mutlu ömür versin belki hala istememe gibi bir lükse sahiptir, ben hiç böyle bir lükse sahip olamadım.

Ne biliyim sonra bir tanesini yurtdışına okula gönderdik, gider gitmez damızdı adam. Gönderdik derken onun yerine bir hafta süren yazılı tosarmalı sınava girmekten, dosyalar başvurular doldurup postaya yetiştirmekten, burdaki okulu bitsin diye bitirme tezi yazmaktan filan bahsediyorum. Üstelik uluslararası ilişkiler okuyordu herif, ne alakaysa masonluk üzerine bitirme tezim var rahmetli sayesinde ama üzerindeki isim benimki değil! Hem gidip damızdı, hem yüzsüzlüğe vurdu sonradan... eh dedik napalım bu değilmiş o zaman yola devam...

Başka bir 65 yıl devirme adayı çıktı karşımıza, hani öyle görmüşüz ya aileden; olur sanıyoruz saftirik saftirik! Yok kardeşimin yanında iş konuşma, kimsenin yanında para konuşma, aman yorganı ört kimse görmesin, neden makyaj yapıyorsun kime beğendiricen ki kendini halleri bir zaman sonra "biri beni takip ediyor" ve hatta "sen aslında konferans için yurtdışında diilsin şu an herifin biriyle beni aldatıyosun"lara varan hallere büründü. Hayretle doktor mu bulsam nası ikna etsem derken baktım ki meğer o da hayatta sadece damızır olmuş, baktım ki yine ben çalışıyorum ben koşuyorum ben temizliyorum ben düşünüyorum... yok dedim böyle de herifi sırtta taşıyoruz, böyle giderse bizim kambur Fatih Sultan'ın burun kemerini geçecek...

Hala 65 yıl şansım var sanarak (hay seni saftirik!) bundan da vazgeçtim. Tabii böyle anlatırken eğlenceli bile geliyor olabilir, bana geliyor bazı satır aralarında mesela ama yaşarken öyle böyle değil ağır sancılı oluyor bu haller... Evliliğin kuyruk acısı yıllarca geçmedi, diğeri beni terk eden tek erkek ünvanıyla bir kaç yıl önce rahmetli olduğunda ben tekrar tekrar sallanmaktaydım haksızlığın kuyruk acısından... Bir de rahmetlinin vefatına üzüldüm aylarca. Paranoyak olana gelince aynı döngüde benden sonraki çıtıra geçti, yakındır bir iki yılı kaldı bir sonrakine geçmesi için, bekliyorum belki bu sefer kleptomanı filan oynarsa eğlenceli olabilir uzaktan izlemesi ama yaşarken tam yedi yıl kadınlığımı insanlığımı unutturdu bana bay damız.... Sen de ne salaksın kardeşim zorla mı tuttular diyceksiniz, yok zorla diil, salaktım gerçekten, oluyor ama öyle, insan farkına bile varamadan kendini buluveriyor o halde, aman diyim aşk geliyorum demeden fena çarpabilir! Bi de hatırlatırım gülme komşuna gelir başına güzide bir atasözümüzdür.

Sonra bi tane daha var kuyruk acısı çok taze, henüz giremiycem ayrıntılarına, kendisine, anacığına ve tüm ailesine uzun mutlu ömür dilemekle yetineceğim ama bilin ki boy ve kilo olarak nisbeten hafif olmasına karşın yine de omzuma çıktığında her gün daha da ağırlaştı yükü... diğerlerinden tek farkı başından itibaren "ben damızım istediğimle her an istediğim kadar damızabilirim" demiş olmasıydı. Dürüst adam cesur adam dedik inandık, damızsın kısmına razı olmakla kalmadık bu damızma halini paylaşmayı bile kabul ettik. Evet harika bir biseksüel olabilirim ben farkındayım ve kadınları beğeniyorum da... Tekliflere açığım yani hanımlar :))) Neyse konumuza dönelim, günün birinde ben yorgun argın gece iki gibi nihayet eve girdiğimde ve bi hatunu beğendiğimi söylediğimde "niye getirmedin?" dedi, hani onun yerine damızsam ne iyi olacak bir de...

Sanırım hepsinin ortak noktası, yaşam içerisinde herhangi bir kulvarda (yemek yapmak, para kazanmak, fatura kuyruğuna girmek, alışverişe gitmek, seni seviyorum demek, hadi gidelim demek, elinden tutup öpüvermek, tuvalet temizlemek, çamaşır makinesinin düğmesine basmak, gelecekten, imzadan, bir yerine iki olmaktan korkmamak, çöpü dışarı çıkarıvermek gibi herhangi birini seçin işte)herhangi bir işi eğer kadın yapabiliyor ve yapıyor ve üstelik dırdırdırdırdırdır'lanmıyorsa o zaman erkeğin yapmasına asla gerek olmayacağı! Bitanesi kendi evinde benden önce çatır çatır yaparken benimleyken bulaşık makinesini boşaltma operasyonunu eline yüzüne bulaştırmak suretiyle devirip saçtı, saçmaladı, neden diye sorunca da "verilen bi işi kötü yapacaksın ki bi daha senden istenmesin" dedi... şaka diil cidden dedi, bilerek ve isteyerek ve gözümün içine baka baka bana "benden iş isteme" dedi, hem de "sen salaksın bunu yersin" ile eş zamanlı olarak, yalnız ikinci cümlenin ses düğmesi kısıktaydı. Kulaklarım iyi duyar benim.... Bir diğeri de hep ricalarımı duymamazlıktan geldi, üst üste yarım saatte bir telefon açıp hatırlatıp rica etmeme rağmen çamaşırların renkleri birbirine karıştı tabii sonunda... bu noktada uyanmalısınız hanımlar, çünkü bu artık unutkanlık değil gayet doğrudan bir mesajdır, "yapmıycam benden boşuna isteme!"

Diyceksiniz ki senin seçtiklerinde bir dert var, bu senin travman, bu senin döngün, bu senin karman filan... hepsini düşündük, araştırdık, sorduk ve gördük ki benim değil onların "karma"sıymış... bir arkadaşım 16 yıllık kocasını koyuverdi bir gecede kapının önüne, nasıl oldu diye şaşarken kadın "bi gecede olur mu ayol 15 yıl sürdü" demez mi? Yami de kendi blog'unda yazmış ya işte devir değişti diye, daha nice örnek var burda sıralamaya uğraşamayacağım... Ama az önce bahçeye çıkarken bir anne ile anaokulundaki oğlunun konuşmasına şahit oldum onu hemen aktarayım: Anne "canım ben birazdan kuaföre gideceğim akşam da yokum biliyorsun değil mi? Çiğdem ablanın doğumgününe gideceğim" dedi, oğlan da sordu "peki ben kiminle kalacağım?", anne cevap verdi "babanla ve dedenle tabii ki bitanem". Bir minik sessizlikten sonra oğlan sızlandı "amaaan babam sayılmaz ki..."

Sonuçta derdimiz aynı, herif kısmısı bulunmaz hint kumaşı ama kendi götünü toplamaktan aciz, anneleri aman da oğullarının incileri dökülmesin derken gelecek nesillerin varlığını tehlikeye atmış vaziyette, kadınlar "olsun da mı acılı olsun yoksa olmasın da mı acılı olsun hayat" ikileminde sıkışıp kalmış, herifler karıların kendilerini kapatıp hemen evlenmeye taktığı paranoyasında, kendi benlik algıları ile gerçek benlikleri arasındaki uçurumdaysa göçmen kuşlar geçene kadar yorulduklarından üç mola verirler... İşin en en acı yanı ise siz kamburu iyice büzüp sonunda taşıyamayıp yere yıkıldığınızda onların kalkıp üstlerini silkeleyip ya "sen de amma mızmız çıktın be!" ya da "e hani bi ömür taşıycaktın beni niye durduk?" ya da "ben de zaten yorulmuştum" demeleri! Kadın dediğin de bir ayrı tabii... Bir yandan tek taşımı kendim aldım havalarında, bir yandan da kapılarına güller serilsin diye bekler, bir gül seren olsa "ne yılışık şey" der. Özgürlüğü elinden gitsin istemez ama kıskanılmayı bekler, damız höt diyecek olsa üzülür, centilmen olanının da canını yakar çünkü birazcık da ayılık ister. Vay insanlığın haline bir durum yani ortadaki...

Peki şimdi?

Şimdi ben bütün bu adamların bende bıraktığı kambur ve huysuzlukla ve büyük çapta umutsuzlukla ama yine aşkın pembe tozunu ciğerlerine çoktan nüfuz ettirmiş olmanın verdiği huşu içerisinde yeniden bi adamın gözlerinin içine bakıyorum. Üstelik bu adam bana diğerlerinin aksine "sakın o bulaşıklara elleme", "yapma aman diyim harikasın ama ya alışır kanıksar senin üzerine yıkılırsam", "aman erkekler öküzdür bak ben de bi erkeğim söyle bana açık açık anlamamı bekleme aman seni üzmiyim", "canım lütfen bunu sadece ben ödeyebilir miyim?" dedikçe benim bu aşk hayranlığa, hayranlık da yerini ağzı açık ayran budalalığına bırakıyor. İlk başlarda bunları duyunca erkek diil bu heralde dedim, sonra baktım erkek, dedim annesi Türk diil o zaman, hani bi ihtimal bazı kültürlerde durum farklı olabilir diye umduğumdan yoksa Türklüğü aşağıladığım sanılmasın (genel olarak bütün "izm"lere uyuzum, milliyetçiliğe en çok uyuzum o ayrı), ama gelin görün ki anne de Türk... Neyse henüz çözebilmiş değilim, yeni bi atmosferde nefes almaya çalışıyor gibiyim, sonumuz hayır ola demekten başka birşey gelmiyor elimden, bi de tabii eğer kendisi bu yazıyı okuyorsa belirtmek isterim ki ben hep ağzı açık dolaşan bi salak diilim aslında! :))

65 yıldan geçtim artık zaten 33 olmuşum üzerine koy 65'i ne etti? hah, o kadar bu kamburla yaşarsam zaten kiminle olduğu önemini yitirir. Ama tabii yarın ola hayır ola demişler, elbet damız damız olmayan bi damız da vardır... mıdır? Eğer siz damız olmayan bir damız ile hayatınızı paylaşıyorsanız aman diyim ona iyi davranın ve sıkı tutunun çünkü onlar benim dedemden beri pek buralara uğramaz oldular. Benim dedem ki bir gün bile yemek yapmayı düşünememiş ancak memlekette 60 yıl valilik avukatlık yapıp kazandığı her bir kuruşu korkusuzca karısının adına yatırabilmiş bir cesur yürektir. Asla damızmak aklına gelemeyeceği gibi, yetmiş yaşında açık kalp ameliyatından uyanıp babannemi gördüğünde doktora "yeni bi kalbim var şimdi yeniden aşık olabilirim di mi?" diye sorup sonra da bize "ben yine babannenize aşık oldum, demek ne kadınmış" demiş bir yiğittir. Kendi oğullarını toprağa verirken bu iki cesur ve güçlü yürek el ele tutuşabilmeyi bilmiştir. Hastalıkta da sağlıkta da dik durmaktan zorlanmaktan ve hayatın karşılarına çıkardığı dik yokuşlarda birbirlerine dayanarak ve hiç birbirlerinin omuzlarında kambur yaratmadan ilerlemek için çaba harcamaktan kaçınmamış cengaverlerdir. Ve hatta babannem dedemin cenazesinde arka safta kalmayı reddetmiş, başını da örtmemiş bana da "beni örnek alıyorsun, güzel giyinmişsin deden hep bakımlı güzel kadın görmek isterdi, şimdi de örnek al beni ve en önde alnın dik dur" demiş bir yürektir. Babannemi örnek alıyorum ben, dedem gibisini da beklemiyorum, o hayalperestlik olur haksızlık olur, ama noolur damızmaktan başka bi damızı olmayan damızlara bu kadar prim vermeyelim bayanlar sonra olan yine bizim kamburumuza oluyor!

Lütfen birlikte içiyorsak birlikte yıkayalım, birimiz su faturasını ödüyorsa diğeri makineyi çalıştırıversin, hayat sadece sefada değil cefada da müsterek olsun, ne olur sadece ben veya siz hatırlama sorumlusu olmayalım bazı sabahlar da günün dertlerini onlar hatırlasın... lütfen kimse kimseye yıkılmasın, kimsenin kamburunda bir diğerinin izi olmasın! Ve eğer bu kadarı olabiliyorsa o zaman bir arpa boyu daha yol gidelim ve birbirimizin kamburlarının ağrısını azaltmak için sırtlarımıza dokunup sarılabilelim gecenin koynuna dalmadan... çok zor biliyorum ama olabildiğini de biliyorum, babannem ve dedem uzaylı değilse tabii!

Monday, May 10, 2010

hani benim arkadaşlarım?

Bazı arkadaşlarm var, bazı arkadaşlıklarım, çok özlüyorum onları, mesela üniversitede tanıştığım bi kaç tane süper kadın var. Yaşım biraz büyüktü onlardan, evliydim bi de başladığım zaman, sonra boşanırken filan da çok yanımda oldu kızlar, özellikle Yami ve Pıtırcık... evet kabul biraz anne gibiydim, ders çalışıyolar mı diye sıkıştırıyordum, arada bi nasihate boğuyodum büyük ihtimal ama sevgilileriyle buluşmak için beni bahane etmelerine, evde sıkılınca bende kalmalarına ya da kalıcam diye evden çıkıp kalmamalarına da gayet olumlu bakıyordum. Onları hep çok sevdim, ama bi şekil üniversite bitince söndü gitti dostluk.. aradım bi iki, bi göriyim dedim, hiç kabalık etmediler ama düğünlerine çağırmadılar da, ben yine de tebrik ettim feykbuktan filan... görüşelim dedik dedik de bir türlü olmadı.. ne biliyim bazen böyle oluyor hayat, kimsenin derdi veya hatası olduğundan değil ama insan bazen diyiveriyor işte "keşke" diye... sevgilim "keşke" dedin mi aynı cümleyi "iyi ki" diye söyleyiverir... ben de o yüzden keşke dememeye çalışıyorum. O yüzden başta kendime sonra da çoğu kız olan aşırı duyarlı o pırlanta güruha diyorum ki haddinden fazlasını vermeyelim, karşılıklı olmadığı sürece aman ince eleyip sık dokuyup öyle verelim, sonra insan çok üzülüyor bunca çaba, iyiniyet, felakete giden yolda taş mı olacaktı diye...... felakete giden yolun taşı olmaktansa anılar duvarının bir parçası olmak daha iyi değil midir? bu durumda bu özlediğim süper kadınların hayatında herhangi bir felakete yol açmış olma ihtimalimden vazgeçerim hemen, umarım anı duvarlarındaki halim fotojenik görünüyodur demekten başka şey gelmez elimden....

Tuesday, March 2, 2010

Henüz adı olmayan masalın ilk bölümü

Zamanların, kentlerin ve beton masif yığınların birbirine girdiği; doğanın bu karmaşaya çok şaşırdığı bir dönemdi. Sabah güneşinin, betonun soğukluğu ile kucaklaşmaya çok üşendiği ve zorlandığı bir mevsimde, kocaman beton duvarların, taşlı yolların asırlardır biriktirdiği yorgunlukla dolu bir şehirde, gri paltolu insanlar siyah ayakkabılarıyla yolları aşındırmaktaydılar. Akşamdan kalmalığı yaşamaya bile henüz başlamamış şehrin loş ve çamurlu sokak aralarında, bir japon turnası zarif adımlarla dolanmaktaydı. Kendisine rastlayan olsaydı pırıl pırıl bembeyaz tüylerinden gözleri kamaşır, ayakları birbirine dolanır yürüyemez olurdu. Kanatlarının altına doğru koyulaşan parlak tüyleri; siyahla beyazın, geceyle gündüzün ve hatta iyi ile kötünün bütünlüğünü, birlikteliğini ve değiştirilemez ortaklığının çekiciliğini simgeler gibiydi. Turna, attığı her adımda bastığı yere dikkat ediyor, denge gösterisi yaparmış gibi arada bir kanatlarını da hafif hareketlendiriyordu. Alıştığı adımlar, ezberlediği yollar, tanıdık bildik kokular... Ancak her seferinde yeni bir taşın kenarına basmaya dikkat ederdi. Onun müziğiydi çünkü bu, her seferinde aynı yerden çıkan bambaşka bir tını.
Her canlı evini sever, sevilmezse o ev olmaz zaten; konaklanan yer, sığınak hatta belki misafirlik olur. Japon turnası da o cerrahların ellerine yaraşır dikkat ve kontrolle kullanabildiği gagasıyla evinin kapısını açıp her içeri girdiğinde kendini iyi hissediyordu elbette. Ancak bir yanı sık sık „geniş bir caddeye çıkıp aç şu kanatlarını“ diyordu. Macera çekiyordu canı. Belki bir ormanın üzerinden süzülmek, karnında çamların gıdıklayan iğne dansı; belki de akarsuların yataklarında bir gizli kıvrımı keşfetmek... ya da belki okyanus kenarına gitmek... Nasıl kokardı okyanus acaba? Bir yandan evinde de şarkılarına devam eden turna hep uzakları düşünür, içi merakla dolar, heyecanlanınca da göğsündeki beyaz tüyler yaz esintisi değmiş gibi daha bir hareketlenirdi. Bu turnanın bütün uğraşı uyumlu sesler çıkarmak, hareketlerle sesleri dansa davet etmek, hatta bazen tutkulu sevişmelere neden olmak, bazen de tutuk kalıp boynunu bükerek hüznün melodisini aramaktı. Bazı zamanlar kendisine benzeyen başka yaratıklarla dolaşır, bazen tek başına mırıldanır, bazen de yeni melodiler ve danslar için keşfe çıkardı. Bu keşiflerinden birinde pek çok farklı cinsten hayvanın, bir kısım insanla birlikte çember olmuş, seslerle oynaştığını gördü. Çembere yanaştı, önceleri biraz geride durdu. Hem rahatsız etmek istemiyor, hem de anlamaya çalışıyordu. Turnalar temkinli hayvanlardır, kendilerini güvende hissetmeden davranmazlar, ortalarda boş dolanmazlar. Ancak bir süre sonra turna Segaku, kendini tanıtmakta bir sakınca görmedi. Grubu zarifçe selamladı, kanatlarının ihtişamını henüz göstermeyerek seslerin oyununa katıldı.
Gel zaman git zaman Segaku bu haftalık oynanan oyunu hevesle beklemeye başladı. Bazen oyunlar uzadıkça uzar kimse bitirmek istemezdi. Bazen de Segaku ve yaban kazı Yaoka oyundan sonra uzun uçuşlara birlikte kanat çırpar, rızasız dönüp evlerine sığındıklarında da rüyalarında buluşur, seyahatlerinde hayalgüçlerinin sınırından olabildiğince kaçarlardı. Yaoka evcilleştirilebilen bir vahşi hayvan olan yaban kazlarındandı. Genellikle çok sakin, sabırlı davranıyor, bazen çekingen görünüyor ancak dokunulduğunda bir orkide gibi yumuşak, kararlı ve hassas biçimde açılıveriyordu. Çok uzun yollara ve zorlu şartlara dayanabiliyordu ancak yüreği incindiği zaman sanki güneş kaçıyor, hayat gezegenden çekilmeye başlıyordu. İşte o zaman Yaoka evinden çıkmıyor, hep uyuyor ve bir yandan yüreğini iyileştirmek için yollar arıyordu. İşte böyle bir yürek burulmasına deva olsun diye duyup da geldiği ses oyunlarında karşılaşmıştı Segaku'yla. Çemberde seslerin efendisi olan ulu baykuş Tutao ikisini de fark etmiş, hatta birbirlerini fark etmeleri için kimseye hissettirmeden birer tını gönderip kanatlarını hareketlendirmişti onların. Segaku ve Yaoka'nın birlikteliği işte böyle gri duvarlardan, çamurlu taşlardan ve soğuğa sarılmayı reddeden güneşten uzak başladı.
Tanıştıkları gün birlikte yürüyüşe çıktılar. Her ikisi de kanatalarını hiç açmadılar, gösteriş yapmadılar, hatta birbirlerine kur bile yapmadılar. Paylaşacak o kadar çok şey vardı ki saatler yetmedi. Gün çekildi gezegenin o yakasından, gece geldi tüm gizemiyle. Yeniden dokunabilmek için ayrılmak gerekir. Segaku ile Yaoka da, ilk dokunuşun tadına doyamadan ayrıldılar. Her ikisi de ayrı hayatlarına ve sıcak yuvalarına geri döndüler ama birşeyler değişmişti bile yeryüzünde. Bu masal gezegeninin bir ucunda, bir okyanus kenarında, bir tohum düştü toprağa, Segaku ve Yaoka için büyülü nadide bir aroma olmaya.
Yaoka evine doğru ağır kanat darbeleriyle uçarken rüzgarın kokusunu ve tüylerini böylesine okşayıp geçmesini fark etti. “Çok uzun zamandır tutkuya yakın uçmamışım demek” diye geçirdi içinden. Bir de hazır uçmaya başlamışken gidesi geldi uzaklara. “Rüzgar keyif verdiği sürece kanat çırpmaktan vazgeçmesem” diye düşündü, “acaba okyanus kıyılarına varır mıyım?” Aklında hep mutluluğun tınıları vardı. Yolda bir kelebeğe rastladı, selamlaştı. Sonra bir de ceylanla karşılıklı gülümsediler.
Gel zaman git zaman, çembere gelip gittikçe Segaku’nun da Yaoka’nın da bedeninden çıkan tınılar değişti. Sonraları çemberler değişti, bilge baykuş her yeni gelenle ayrıca ilgileniyordu ama belli ki bazı gözde öğrencileri de vardı. Zaman geçip yaşantılar arttıkça Segaku ve Yaoka’nın yanına bir ala geyik Deduko ve ulu baykuş Tutao’nun arkadaşı kar kedisi Titeki da katıldılar ve diğerlerinden farklı tınılarda daha sık buluşmaya başladılar. Her buluşma daha da şenlik havasında geçiyor, yürekler her tını ve hareketle birlikte birbirine daha bir yaklaşıp kucaklaşıyordu. Birlikte bir iki küçük macera dolu yolculuğa çıktılar. Bir seferinde sessizlerin dünyasına gittiler hep birlikte. Bambaşka bir dünyaydı orası ama oraya da tınılar ve sesler için gitmişlerdi ve seslerle dolu olan dünyadan bile daha zengin bir doğa karşıladı onları. Orada her tınının bir rengi, her sesin bir hareketi ve her bedenin farklı bir duyuşu vardı. Orada herkes hata yapabilirdi, bu hiç sorun olmazdı çünkü her bir sessiz yaratık o hataları paylaşmak için oyuna, neşe için bahaneye ya da öğrenme için bir nedene çevirebiliyordu. O dünyadaki her sessiz, birer büyücüydü zaten. Sessizlerin dünyasında sessizlerden sesi öğrendiler, birlikte seslerle oynaştılar ve bir daha hiç yanlarından ayırmayacakları oyuncaklar topladılar.

….


Tüm hayaller gerçek olamayabilir veya gerçekleştiğinde hayalken oldukları kadar etkileyici ve değerli de olamayabilir. Ancak bazı büyülü anlar vardır ki hayallere bile sığamayacak kadar kudretlidir.

Herkes Hırsız mı?

İtalo Calvino'dan.... metni ben toparladım, bir yerlerden özeti geçti elime, beden müzikalimiz için yeniden yazdım... Gökçe sağolsun gerçekten iyi ki ittirmiş beni trende bütün gece çalışayım diye... işte...

HERKES HIRSIZ MI?

"Evvel zaman içinde, Kalbur saman içinde
Pireler berber iken, Develer tellal iken
Ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallarken
Bağdan üzüm bekler, derede odun yüklerken,
Alem uykuda ben pusudayken,
Cinler cirit oynarken Eski hamam içinde
Adem oğulları pek çokmuş, pek çeşitliymiş
Var varanın sür sürenin, destursuz bağa girenin
Ağzıyla kuş tutanın, tuttuğunu hoop yutanın hali yaman olurmuş
Yer yarıldı birdenbire
Kerpiç koydum kazana Poyraz ile kaynattım
Nedir diye sorana; tepelerden yel gibi, derelerden sel gibi,
Konarak, göçerek, lale sümbül biçerek şu masalı anlattım… "

Efendim bir ülke varmış halkının hepsi hırsız. Karanlık çöktü mü, kuşlar yuvalarına kaçtı mı herkes eline fenerini, bohçasını, çakısını, sakızını alır, düşermiş hırsızlık peşine. Duvar arkasına saklanır, pencerelere tırmanır hırsızlar, o günün hedefini ararmış. Karanlık bir pencere, kilitli bir kapı, kar getirecek gecenin anahtarı… Kimseler yoksa evde, hırsız içeri atlayıp bohçasını açarmış. Açar, bakar, alır, toplar, bohçayı kapar, sırtına atar, ardına bakmaz kaçarmış. Tan ağarırken yorgun argın bitkin olan her hırsız kendi evinin kapısını açarmış. Ama her hırsızın de evi her tan anında bomboş kalırmış. Biri birinin, öteki berikinin, sondaki baştakinin, alttaki üsttekinin, sağdaki soldakinin, her hırsız bir diğerinin evini soyarmış.

İşte böyle bir düzende, bu hırsızlar ülkesinde; hepsinde var bir uyum, tuhaf işler bir durum… İster sor ister söyle, ister gül ister ağla yalan dolan dolambaç, her yerde bir saklambaç. İster sat, ister al Sah-te-kar-lık!

Komşusu, kızı, kızanı hırsız olur da hükümeti olmaz mı? Bu ülkenin hükümeti de hırsızmış; hırsızlardan çalmak için, çalıp da aldatmak için, alıp bir de satmak için kurulmuş bir suç örgütüymüş.

İşte böyle bir düzende, bu hırsızlar ülkesinde, yaşam oldukça sorunsuz, tıkır tıkır, şıkır şıkır, huzur içinde akarmış. Hırsızların her biri ne bir eksik ne bir fazla, ne zengin ne yoksul sefa içinde yaşarmış.

Sonra….. sonra…. Günlerden bir gün, nereden geldi bilinmez, herkesten de habersiz bir adam çıkagelmiş. Adam sadece adam olsa iyi, bir de adam dürüst adam üstelik. Dürüst adam dışarı çıkmaz, dürüst adam bohçasını hiç açmaz, hırsızlık etmektense romanlara saklanır, piposuyla yaşarmış. Hırsızlar hedef arar, duvarlardan yan bakar, ışık vuran cam görünce soyamadan kaçarmış.

Ama bu iş böyle gitmez, çark bu halde hiç dönmez. Dürüst adam dürüst yaşar, evi soyulmaz, ona göre hava hoş! Peki ya eli boş kalan hırsızlar? Çekmişler dürüst adamı kenara konuşmuşlar, durumu bir bir saymışlar, dürüst adam susup kalmış, aç kalan çocuklar varmış. Ne yapsın dürüst adam? Her gece karanlığa dalmış. Çalmamış, çalamamış, sokaklarda dolanmış, köprülere tırmanmış, suları seyre dalmış. Düşün taşın düşün taşın işin içinden çıkamamış. Dürüstmüş işte be kardeşim, dürüstmüş adam… o kadar…

Her yeni günün başında, bırakıp suları köprünün altında evine dönen dürüst adam, elbet soyulduğuyla bir de kucağındaki romanıyla kalırmış. Daha haftası dolmadan, akan sular donmadan, dürüst adamın evinde kalmamış patates soğan. Plak, kapak, kalem, tabak, kırık çanak, küçük pikap, küçük büyük, bir var, bir yok! Dürüst adamın evinde ne varsa hırsızlar açıp bakıp, alıp takıp, bohçayı kapatıp kaçmışlar. Düşün taşın düşün taşın… Dürüst adam kendine kızmış, sonuçta hiç soymadan soyulmakta o karar kılmış. Hal böyle olunca, karanlık basınca bir hırsız aç kalmış, bir başkası soyulmamış. Düzeni alt üst eden işte dürüst adammış. Soyamayan yoksullaşmış, soyulmayan zenginleşmiş. Zenginleşenler, sokaklarda dolanan, köprüleri tırmanan, suları seyre dalan dürüst adamın yanında akan sulara bakmış.

Karışıklık iyice artmış. Zenginlik ile fakirliğin arası iyice açılmış. Çok geçmeden zenginler, akan sulara bakarken, evlerinden uzakken, hırsızlık diz boyuyken, mallarının çalınıp gideceğini fark etmişler. Düşün taşın, düşün taşın sonunda akıllarınca bir çözüm bulmuşlar. Bu sayede bazı yoksullarin yeni bir işi olmuş, zenginler için çalmışlar. Sözleşmeler imzalanmış, şartlar baştan belirlenmiş, tarafların her biri sah-te-kar-lık yapmışlar. Yine de zenginler daha zengin, yoksullar perişan olmuşlar.

İşte böyle bir düzende, bu hırsızlar ülkesinde zaman içinde zenginler ne çalmaya ne çaldırmaya, ne aldatmaca ne kurmacaya ihtiyaç duymuşlar. Ama zarar almamak için yoksulların en yoksullarına, mallarını öteki yoksullardan korumaları için para verir olmuşlar.

Kolluk kuvvetleri oluşturulmuş, askerler sıra sıra dizilmiş, ardından hapishaneler açılmış. Dürüst adamın gelmesinden bir zaman sonra kimse soymaz, soyulmaz, şurda burda, kıyıda köşede, soymanın soyulmanın sözünü bile etmez olmuş. Zenginlik yoksulluk kalmış geriye, onlar da dillere vurmuş. Artık herkes yalnızca ne kadar zengin ya da yoksul olduklarını konuşur olmuş. Yine de bir miktar hırsız kalmış. Bir de dürüst olan o tek adam…

Peki ya dürüst adam?? Dürüst adam?? Dürüst adama ne oldu???

Tuesday, December 15, 2009

Kendini çalmak (Temmuz 2009)

Küçüklüğümden beri müzik ve dans benim için bir tutku … Hayır, aklınızdan geçirdiğiniz gibi profesyonel bir dansçı olamadım. Evet, bir ara evden kaçtım, konservatuarda şan okuma şansım da oldu ama oraya da gitmedim. Her “gölge sanatçı” gibi ben de bir tarafta “zaten ben yeteneksizim” ile diğer tarafta “bu memlekette sanatla karın doymaz” arasında sıkıştım kaldım. Müzik; piyano çalmak, şarkı söylemek, okul orkestraları, ev buluşmaları, Beyoğlu’nun kıyı köşe mekanları, çocuk tiyatrosunda söylemek, ara sıra bir minik resital gibi “hobi” adı altında hep hayatımdaydı. Hiç müziksiz bir gün geçirdiğimi hatırlamıyorum, hatırlamak da istemiyorum sanırım.

Rüyalar ve kabuslarımda ise durum biraz farklıydı. Otuz yaşımı geçtikten, üniversitelerden mezun olup yüksek lisanslar yapıp kurumsal yaşamın hızlı yükselen bir parçası olduktan bir zaman sonra kabuslar arttı. Küçük yuvarlak masalarda loş lambaların olduğu bir büyük salonda, etkileyici büyüklükte bir orkestra ile süslenmiş sahnede mikrofona sarı puslu bir ışık düşüyordu. Her seferinde ben, o büyüleyici elbisemle tam ışığa uzanmak üzereyken ya genel müdürümün ya koordinatörümün ya Avrupa Birliği Eğitim Komisyonu başkanının ya da annemin “ay sahneye çıkıp söylemeye başlamadan son bir rica” dediği yeni bir görev veya işle karşılaşıyordum. Bütün gece orkestra çalıyor, ben telaş içinde işleri yetiştirip sahneye çıkmaya çalışıyordum. Hemen hemen her gece aynı kabusu görmeye başlayınca tahmin edersiniz ki “kurumsal” hayatım da daha yorucu olmaya başladı. Kronik baş ağrıları, asık surat, uykusuz geceler, sinirli sabahlar beni iyice köşeye sıkıştırdı. Yoga, meditasyon, hatta çeşit çeşit terapi önerenler oldu eş dosttan. “Yeni bir hobi edin” kendine diyenler de çıktı. Resim yapıyorum, örgü örüyorum, yazıyorum, fotoğraf çekiyorum, sürekli dilimde melodiler, “bir tane daha hobi alırsam bu daracık evde nereye koyacağım?” derken Özgü (abim O benim!) aradı. İstanbul’a geldiğini, onu hemen görmem gerektiğini çünkü benim şifamı bulduğunu söyledi. “Hatta şu an yanımda” dedi, adres verdi gittim. Yanında biri vardı. Güleryüzle bindiler arabaya. Abim yeni bir tarif verdi, “Şifanın diğer parçasına gidiyoruz hep beraber” dedi.

Böyle tanıştım ben KeKeÇa’yla. Başlarda nasıl olabileceğini, ne demek olduğunu çok canlandıramadım gözümde, aklımda. Sonra temel eğitimine katıldım. Işık doldu dünyam. Yeni yürümeyi öğrenen bir çocuğun nasıl özgürleştiğini bilir misiniz? Bir anda mesafeler daha ulaşılabilir oluverir. Dünya artık tepenizde değil ayaklarınızın altındadır. Sizi kimse tutamaz. İşte öyle oldu benim için de. Kendi bedenim, sesim, nefesim, varlığım yepyeni anlamlar ve işlevler kazanmaya başladı. “Gölge”ye saklanan içimdeki sanatçı merakla dışarı uzandı. Bedenimin öğrenebildiğini, yapabildiğini görmek cesaret verdi. “Zaten ben yeteneksizim”in yerini “ben de yapabilirim” aldı. “Bu memlekette sanatla karın doymaz” ın yerini ise “Sanat olmazsa sağlık da olmaz” aldı. Müzik, ses, beden, dans bir hobi, rüya veya kabus kılığına bürünmekten kurtuldu, her bir yudumu can veren duru pınar suyu gibi apaçık giriverdi dünyama. Heralde baş ağrıları, uykusuzluk gibi yan etkilerin benim için geçmişte kaldığını söylememe gerek yoktur.

Sonunda “kurumsal” yaşamımı yarıya indirmeyi başardım, üstelik içine de beden müziğini katmaya başladım. Sonra öğrencilerin de yetişkinlerin de, ucundan kıyısından bu ışığa dokunan herkesin nasıl çiçeklendiğini, ne çok öğrendiğini ve dönüştüğünü görmeye başladım. İşitme engellilerin bedenleriyle nasıl kendilerini ifade ettiklerini gördüm. Dünyanın dört bir yanından bambaşka kültürlerden gelen insanların bedenlerini ve sesi nasıl paylaşabildiklerini gördüm. Dansçıların bedenleriyle, müzisyenlerin seslerle nasıl da bambaşka ilişkiler kurmaya başladığını gördüm. En çok “ben yapamam, hiç anlamam el kol çırpmaktan” diyenlerin zoru başarma hissiyle yüzlerinin nasıl aydınlandığını gördüm. “Aaa benim sol kolum bugüne kadar meğer hiç yokmuş” diyenlerin kendi bedenleriyle nasıl tanıştıklarını gördüm. Daha da önemlisi biraraya gelip çoğaldıkça seslerimizin ve hareketlerimizin hep birlikte ve ayrı ayrı nasıl da büyüleyici olabileceğini yaşadım.

Daha yolun çok başındayım. Yeni başlamış bir öğrenciyim. Yine de bu dünyanın ne kadar uçsuz bucaksız olduğunu hissedebiliyorum, hem de her yaştan, her kültürden, her meslekten insan için. Tanıdığım herkese en doğal, en eskiye dayanan ve en yalın olan çalgıyı; yani kendi bedenlerini yeniden keşfetmeleri için iki bum, bir şak, dört şıkı şıkı yaptırıyorum. Bir tadına baksınlar diye. Öyle uzaktan düşünüp kurmakla olmuyor, ortaya gelip birlikte oynamak gerekiyor bedeni çalabilmek için.