Tuesday, July 13, 2010

Oğlak Burcu Kadını


En yakın arkadaşım, kardeşim, canım ciğerim Ekşi Sözlük yazarı oldu, süper kadın kendisi zaten... oraya yazmış, dayanamadım aldım buraya tırnak içerisinde koyuyorum, ben yazmadım ama ben olsam böyle yazamazdım zaten... Buyrun Melanippe Minerva'dan oğlak burcu kadınına dair:

"oğlak burcu kadını, tutkuların kadınıdır. aslan burcu kadını veya akrep burcu kadını gibi bunu hemen belli etmese bile o mesafeli görünüşünün altında derin ihtiraslar yatar. kendini ortaya koymadan önce mutlaka izler. genelde de tespitleri doğru çıkar. zaman harcamayı sevmez, değeceğine inandığı işlerin ve insanların peşinden gider.

oğlak kadınları çok yüzeysel bir genellemeyle ikiye ayrılabilir. hırslarının esiri olmuş, bilinçaltı korkularının getirdiği bilinçsiz motivasyonlarla hareket eden, toplumsal güç ve konum peşinde koşanlar ve kendini potansiyelini farketmiş, korkularını yenmek ve gerçek benliğine kavuşmak için azimle savaşanlar.

oğlak burcu kadını her halükarda bir savaşçıdır. hayatın getirdiği bir çok kısıtlamayla çocukluğundan itibaren boğuşur, bu nedenle sorumluluk duygusu aşırı gelişmiştir. hepsi çok zeki olmayabilir ama sabır, azim ve inat istisnasız hepsinde bulunur. hayatın adil olmadığını çok küçük yaşta öğrenir ama içindeki adalet duygusu kaybolmaz.

sezgileri çok kuvvetlidir. dışarıdan zor kadın gibi görünmesinin nedeni, kendi atlattığı deneyimler karşısında kazandığı olgunluğu karşısındakinden beklemesinden gelir. bu nedenle oğlak burcu kadını için zeka, cesaret ve güven herşeyden önce gelir. erkeğim dediği insanın kendisini yeterince kollamayacak veya ortak kurdukları hayallere ulaşamayacak kadar korkak olduğunu farkettiğinde derhal soğur, belki hemen terketmez ama dışardan belli etmese bile için için rölantiye alır ve bekler. bu kadının sabrı sonsuz olduğu için, karşısındaki şahıs bunu anlayamayıp, tahta kurulduğunu sanar ve eyleme geçmezse, derhal tekmeyi basar. çünkü sabrının suistimal edildiği noktaya gelinmiştir. eğer aradığı güven, aşk, cesaret ve dürüstlük verilirse, karşısındakinin sırtı yere gelmez, bu kadın artık erkeği için değirmenlere kılıcını sallayacak noktaya gelmiştir. yüzyılın son romantikleri aslında oğlak burcu kadınlarıdır, çünkü aşk, cesaret, ihtiras ve sabır bu kadını diğerlerinden ayıran özelliktir. aslan burcu kadını gibi ben asla yenilmem demez, çünkü hayatın akışında yenildiği, yenileceği zamanlar olduğunu bilir. yere düştükten sonra üzerini silkeler ve yürümeye devam eder.

bir oğlak kadınını dostlukta veya aşka kaybederseniz, bilin ki size artık güveni yoktur. için için yaşadığı derin hayal kırıklığı ve mutsuzluğu göstermez, içinde fırtınalar koparken soğukkanlılığını koruyabilir. bu nedenle çok kolay gittiğini sanırsınız. halbuki gerçek çok başkadır. oğlak kadını hem kendisi hem de karşısındaki için iyi olacak ve sadece kendisinin uygulayabileceği zorlukta bir karar vermiştir. bu kararın doğruluğu zamanı gelince herkes tarafından çok iyi anlaşılır.

oğlak burcu kadını olgunlaştıkça, çok bir danışman olmaya başlar. sevdiği insanları her zaman korur ve kendi potansiyellerine ulaşmaları için teşvik eder ve destekler. bu nedenle çok iyi kötü gün dostu olur. kendini kötü hisseden herkes oğlak burcu kadınına gelir, gülümseyen bir surat ve iyi ki varsın laflarıyla yanından ayrılır. oğlak burcu kadınınsa gideceği fazla bir yer olmaz. çevresinde birileri olsa bile yalnız doğduğunu ve yalnız öleceğini iyi bilir.

oğlak burcu kadını eğer toplumsal dogmalardan sıyrılabilir ve kendi yeterliliğiyle ilgili yersiz korkularını aşabilirse, kalbini açtığı kişi için bir şehvet tapınağına dönüşebilir. er kişi bu akılcı kabuğun altında tam bir kadın keşfeder ve beraberce saadet denizinde eriyebilirler.

oğlak burcu kadını ailesine çok düşkündür, bu nedenle aile kavramı çok gelişmiştir. eninde sonunda en özgürlükçü oğlak kadını bile, kendi yuvasını kurmanın hayallerini kurar, eninde sonunda da erişir. çünkü sabrı, inancı ve azmi sayesinde herşeyi yapabileceğini çok iyi bilir."

;)

Tuesday, July 6, 2010

yine yaz yine temmuz yine geldi jazz...

"Caz yapmak" diye bir deyim vardı, hala kullanılıyor mu bilemiyorum ama benim öyle mızır mızır caz yapasım var!

Efendim yok Garanti yeşili imiş, yok Eczacıbaşı sittin senedir destek oluyormuş, yok Nardis şunu bunu getirmiş pek bi nezihmiş.. yaz geldi, İstanbul'da festivaller, şenlikler, konserler aldı başını gidiyor, benim izleyebildiğim bi tek Beyoğlu sokak müzisyenleri, o da param yok yürüyorum ya ondan...

Evet mızır mızır caz yapasım var, dünyanın en zengin %2'si, toplam varlık ve zenginliğin %50'sinden az fazlasına sahipmiş, en alt %50 ise toplamın sadece %1'ini paylaşıyormuş. Her gün kullanmakta olduğum ilaç için ben ayda sadece 8 lira verecek kadar şanslıyım, oysa kutusuna 13.504 TL bayılarak hayatta kalma savaşı veren veya veremeyeceği için çoktan cennetlik olmuş Gaucher hastaları var. Evet, üşenmedim araştırdım sizin için, gidişat o ki güvenilir ve daha çok okunur bir blogger olmak istiyorum, o yüzden uğraşıyorum işte... Neyse sadede dönelim, bu ekonomi denen canavar hiç de tek dişi kalmış filan değilken, dünyanın bir yerlerinde her dakika kul denen bir başka kulu öldürüp eziyet etmekteyken, BP bütün dünyayı çatır çatır sikmekte ve kimse "gık" dememekteyken, hayvanlar patır patır yok olurken (bir iki değil bütün tür olarak "yok" olmaktan bahsediyorum) benim ne caz festivaline, ne metallica'ya, ne de müzik yapılırken konuşmanın yasak olduğu bir bara para verip gidesim var.

Evet mızır mızır caz yapmak istiyorum! Oturduğum yerden herşeyi ve herkesi acımasızca eleştirmek, iş yapmamak, rapor yazmamak, klima çalıştırmamak, çalıştıranı haşlamak, birlikte çalışma yaşamımın bir kısmını paylaşmak zorunda olduğum sersem sepelek yarım akıllıları ipe dizip kurutup tarhana yapmak, en zenginleri en yoksullara liğmeletmek, söylenmek, hırlamak, hatta ciyak ciyak "kendine gel ey dünyalı!" diye bağırmak istiyorum. Ne İsrail, ne Filistin, ne Budist ne müslüman, ne anne baba ne düğün dernek... ben oturduğum yerden homurdanmak istiyorum bugün... Daha da beteri millet mızırdanınca ona da hırlamak istiyorum, "oturduğun yerden caz yapıyosun sıkıysa kalk da bi halt üret" diyerekten... halim bu kadar vahim.

Sanırım bu nedenledir ki yine de sabah kalkıp işe geldim ve üretme çabasıyla bari şu homurdanmalarımı yazıp paylaşayım dedim. Dünyayı sikiyoruz toptan, işin kötü yanı çok kalabalığız suç atıcak çok adam var, her birimiz için rasyonalize edip kendimizi olaydan sıyırmak iş değil... Uyan ey dünyalı evin elinden gidiyo, şakaya gelmez doğa meselesi, tutanın elinde kalıyo!

Thursday, June 10, 2010

Myspace mesajları ve yurdum insanı

Kaç yıldır tutmaya çalışıyorum kendimi, bir iki dayanamayıp yanıt yazmışlığım var ama çok uzatmadım, kibar olmaya çalıştım ama büyük ihtimalle çok "öğreten adam" oluverdim olayın sonunda. Yazım hatalarını, internet dilini ve kısaltmalarını, hitap şekillerini geçtim, geçmeye çalıştım en azından. Ancak içerikte takıldım kaldım, artık dayanamıyorum ve bir kısmını teşhir ediyorum, yine tabii ki anonim ve isimsiz yazıyorum kimseyi rencide etmemek için ama kıssadan hisse, "öğreten" ve "ukela" sıfatlarını yemeyi de göze alarak paylaşıyorum:

"slm çok hoşsunuz tanışabilirmiyiz seviyeli ve düzeyli bir sohbet arkadaşlığı uyarsa sevinirim tşk ler"
Tamam tanışabilir miyiz diyorsun iyi hoş da arkasından gelen ultimatom nedir arkadaşım? Teklifi eden sensin, seviyeli ve düzeyli sohbet şerhi koyan da sensin; bu ne perhiz bu ne lahana turşusu değil mi ama?

"merhaba nasılsınız tanışmak istediğim için size bu mesajı atıyorum. kötü niyertli birisi değilim sizde tanışmak istermisiniz?"
Yorum yok... iyi "niyertli" çocuk... tanışmak istiyor, en masumlarından biri....

"cok tatlısın! senı sectım glüm! tanısalım lütfen! eyer anlasmazsan söz senı rahatsız etmem"
Bu da bizim minibüs şöförü, trafikte de oluyor bunlardan, ben minibüs kullanıyorum en çok duyduğum sıfatlardan biri "gülüm". Ancak bunun farkı beni "seçmiş!" olması, hem de sonunda ünlem işaretlisinden... "eyer anlasmazsam" (?!?) beni rahatsız etmeyeceğine de söz veriyor sağolsun, garantili, geri iadeli, denemesi bedava, buyrun...

"slm ayse; ben ... (teşhir olmadığından ismini kaldırdık arkadaşın) msn den konu şa bilir miyız"
bana sorarsanız konu şa mayız çünkü henüz yazı şa mıyoruz bile, hecelere yeni geçtik!

"Ehm Ehm
excuse me dear lady
Can i dare and say 'Hello Lady'
if you do not mind for sure.
White Jasmine for you dear"
Tabii ki yorum yok! White Jasmine'in altını çizmek isterim ama, hem de "for me"

"hi baby can l ask something to you ? are you real ? you are so sweet...all woman are the same but some of them are lives for love and a woman's nature is looking for love .but men, cheaters and liars.and women are saying lie and cheats so l dont know to real love maybe we can start to be honest together.....l can feel in your heart because l saw in your eyes to love and l hope you can find to your real love baby face l know to be ugly but l have a nice heart good night"
Bu arkadaş gayet memleketim delikanlısı, yurtdışında doğmuş büyümüş veya ikamet ediyor da değil, benim profilimde de öyle bir durum yok ipucu sayılabilecek. Buna dayanamadım ve "güzelim anadiline ne oldu?" diye sordum. Aslına bir tarafına mı kaçtı diyesim geldi, ayıp biliyorum ama napiyim ben de bir nacizane kulum, sınırları olan tabii. Devamında gelenler:
"ana dilimi kullanmıyalı internetde bayağı oldu türk kızları çok kaprisli ve özellikle internetde çok kendini beğenmiş oluyor mesela yüzüne bile bakmıyacağım bir kız internetde kraliçe oluyor ...işte bu yüzden senin gibi etkilendiğim kızlar hariç kesinlikle türk kızlarıyla ilgilenmiyorum .... rahatsız etiğim için kusura bakma"
ve sana hayatta başarılar kibarlığımdan sonra gelen: "dilklerin için teşşekür ederim aynı dilekleri senin içinde umuyorum sanırım ana dilimle yazmak daha iyiymiş ::):):)ayrıca benim hiçbir kızdan beklentim yok bu gibi sitelerde çünki
bana göre internetde kız arıyan yada erkek arıyan biri kesinlikle zayıf karakterli biridir.. sana yalan söylemicem ben 2 defa eskiden yani gençken kız buldum buna benzer sitelerden ve peynir ekmek misali çok kolaydı... yüzden eğer karşıma bir kız gelicekse kesinlikle zeki kültürlü ve zor kadın olmalı..basit değil....bende bu yüzden yurt dışındaki kızlarla konuşuyorum onlardada basit olan olsada en azından buluşma gibi bir şansım yok....ve banada pratik oluyor .. iyi günler"
Görüldüğü gibi en etkileyici iletişimim buydu bugüne kadar myspace'de gerçekleşen! Daha fazla yoruma gerek yok sanırım... Belirtmek isterim kendisinin yaşı 25, hani gençken filan laflarına bir referans vereyim dedim.

"tanısmak ısterım eger dusunursen ıstanbuldan barıs ben"
ben var istememek düşünmek eğer istanbuldan sen savaş ben barış kim kime dum duma....

bu böyle gider.... yine annelere, öğretmenlere, eşlere, kız arkadaşlara, medyaya filan dokunur olayın ucu, artık kimi ne kadar gıdıklarsa.... yazamadıklarımıza, ifade etme becerilerimizin eğitimle birlikte yerlerde sürünüyor olmasına, niyetlere, heveslere mi takılsam yoksa insan denilen canlının tüm diğerlerinden farklı biçimde sahip olduğu "dil" denilen sistem sayesinde ve ancak dil ile düşünebildiği gerçeğini düşünüp zihinsel becerilerimize mi takılsam?? Böyle ifade edebiliyorsak nasıl düşünüyoruz kim bilir? Peki yolda hangi minibüs şöförüne "eyvallah" çeksem? ahhh ahhh memleketim ahh insanoğlu ahhhh...

Monday, May 31, 2010

"Mus" Avcısı (Muse Catcher)


Masalımızın bir başka değerli karakteri "Mus" Avcısı. Aslında avcı demek ne kadar iyi bir fikir emin değilim çünkü bu "mus"ların (ki kendilerini yakında tanıyacağız) "av"lanmalarına gerek yok aslında, o kadar saf ve niyetsizler ki neredeyse çağırsanız gelecekler, oysa avlanmak için kaçmak, kovalanmak ve savunmak, saldırmak gibi fiiller de ortamda olmalı sanki. En azından kavramsal olarak... Neyse, belki daha iyi bir tanımlama buluruz, toplayıcı, yakalayıcı gibi... Aklınıza gelirse haber edin, bir elin nesi iki elin sesi di mi?

Neyse gelelim bizim avcının özelliklerine, kendisi de "Mus" büyücüsü gibi pek konuşmayı sevmez ve zorda kalmadıkça sesi çıkmaz. Zaten genelde "mus"larla haşır neşir olanların durumu budur, kendi seslerinin "mus"ları incitmesinden, kaçırmasından veya bastırmasından çekinirler. Avcımız da bütün gününü etrafta "mus" arayarak ve bulduklarını toplayarak geçirir. İyi veya kötü niyetli denemez kendisine, eğer ödemesini yaparsanız sizin için de "mus" toplar. O muslarla ne yaptığınızla hiç ilgilenmez. Soru da sormaz gerekmedikçe.

Büyücü gibi "mus"lara aşırı bir değer vermez ama hayatının onlar sayesinde devam ettiğini bilir ve saygıda da kusur etmez. Onları olabildiğince incitmeden yakalamayı amaçlar. Bu iş büyük ustalık gerektiren bir iştir, ellerin, gözlerin, kulakların ve sinirlerin çok dayanıklı, çok hassas ve kararlı olması gerekir. Bu nedenle kendisini arasıra "mus" avı öncesinde özel konsantrasyon ve dikkat alıştırmaları yaparken görenler olur. Eğer kimsenin "mus"a ihtiyacı yoksa ve kimse ödemiyorsa o zaman kendi keyfi ve alıştırma için de "mus" yakalar, bazen yakaladıklarını bir süre yanında taşır ama eğer alacak kimse çıkmazsa ve yolu uzak düşmemişse büyücüye götürür. Uzaksa o zaman eninde sonunda "mus"ları bırakır çünkü onların bakım masrafları ve angaryalarıyla uğraşamayacak kadar üşengeçtir aynı zamanda. Kimseye kötülük yaptığı görülmemiştir ama iyilik için de durum aynıdır. Hatta bir seferinde yolda yardıma ihtiyacı olan birine yol göstermediği için kötü kalpli olduğuna dair söylentiler de dolanmıştır bir süre halk arasında. Gizem dolu sayılabilecek diğer bazı özellikleri de bu dedikoduları desteklemiş olabilir tabii. Mesela bugüne kadar gözlerini gören kimsenin olmaması veya yürürken attığı adımlardan yerde toz bile kalkmaması.

Bu sessiz, hafif ve karanlık avcı yaşamını bir gezgin olarak yollarda geçirmekte ve bir "mus"u yakalayamayıp elinden kaçırıverdiğinde sağ elinin serçe parmağı bir süre titremektedir. Yine de işin en tuhaf yanı avcının yanında hiçkimse olmadığı, ailesi ile ilgili hiç bilgi olmadığı halde yine de kendisini yalnız hissetmiyor olmasıdır. "Mus"lar olduğu sürece hiç yalnız kalmayacağı inancı onun işinde en iyi olmasını sağlamakla kalmaz, aynı zamanda biraz da çatlak yapar tabii... çünkü "mus"lar yakalanıp hapsedildiklerinde veya bağlandıklarında tahmin edersiniz ki kaçma eğilimi gösterirler, neyse ki o kadar saf değildirler.

Tuesday, May 25, 2010

"Mus" Büyücüsü


Efenim Segaku ve Yakao'nun henüz adı olmayan masalı başladı başlamasına da nasıl devam edecek meselesi uzun vadeli ve keyifli bir mesele haline geldi nihayet. Yavaş yavaş karakterler gelmeye başladı gözümün önüne, sanki müzikle dolu bambaşka bir dünyanın tuhaf yaratıklarıydı bunlar ve bir şekilde masalın içinde yer almak için kendilerini tanıtıyorlardı bana. Bir kısmı rüyamda geldi, bir kısmı durup dururken işyerinde filan çizilivermeye başladı önümdeki deftere.

Bugün bu arkadaşların ilkini paylaşıyorum; kendisi Mus Büyücüsü. Esas marifeti pek çok farklı "mus"u bir araya getirerek müzik yapabilmek veya yapılmış bir müziği susturarak "mus"larına bölmek... Kendisi genel olarak hiçbir şeyin peşinden özellikle koşmaz ancak çok sabırlıdır. Çok dünyalar gezmiş, pek çok farklı ortamda nefes almak ve büyü yapmak zorunda kalmıştır. Bu nedenle genellikle karşısına çıkan durumlarda nereye kadar sessiz durması gerektiğini bilir. Sorunları büyütmez veya büyütse de biz bilmeyiz. Çünkü Mus Büyücüsü konuşmaz. Yürüyüşü ve sarayda kraliçenin yanıbaşında yaşayışı da bir o kadar sessizdir. Yanıbaşınızda bitse hiç fark etmezsiniz. Sesi çıkan sadece büyüleridir. En sevdiği elbette "mus"dur ve tüm "mus"lar; kendi uykusundan, hatta sağlığından bile önce gelir. Elinden geldiğince "mus catcher"a göz kulak olmaya ve kontrol altında tutmaya çalışır. Çünkü "mus"ların incinmesini veya ürkmesini istemez. Kötü şeyleri dile getirmediği gibi iyileri de söylemez ama bu bilmediği, hissetmediği veya yaşamadığı anlamına gelmez. Aşkın gücüne "mus" gücü kadar inanır. Büyü karışımlarında bol bol aşk kullanır etkili seslere ulaşmak için. Elbette kimya ve fizik gibi doğa bilimlerinde oldukça ehildir ancak yaşadığı dünya bizimkinden çok farklıdır, bizim fizik kuralları orada işe yaramaz oysa Mus Büyücüsü diğer dünyalara da etrafta sesler olduğu sürece hemen uyum sağlar ve çok hızlı öğrenir.

Bazen kendi bedeninden de sesler çıkarır ancak bunu kraliçeden başka kimse duymamıştır. Ona göre sessiz olmak, sese yola açmak için bir önkoşuldur. Uzun zamandır yanına bir çırak aramaktadır ve Segaku ile Yakao'nun seyahatinde yeri çok da önemli olacaktır.

Monday, May 24, 2010

Yaşamla ölüm arasında


Yeni geldim İspanya'dan, Get-in konferansından...

Ben bu işlere hep yine İspanya'da beş yıl önce bir proje toplantısında tanıştığım değerli dost ve meslektaş Henk sayesinde başladım. Projenin son günü hep birlikte yürürken Henk ve ben gruptan arkada kaldık sohbet halinde. 50'lerinin son yarısında bir Müzik öğretmeni Henk ama aynı zamanda yaşadığı yerin brass band'inde tromboncu, bir diğerinde şef. Sabahları sporunu yapar, birbirinden güzel iki kızı ve eşiyle oldukça huzurlu bir hayat yaşar. Peynire allerjisi vardır, sağlıklı beslenir, her Avrupa'lı kadar bira içer. Çok kültürlü bir okulda bir sürü farklı kökenden gelen öğrenciyle müziği paylaşır, onlardan öğrenir, uluslararası projeler yapıp öğrencilerine şu koca dünyanın minik köşelerini göstermeye çalışır. Okulun gidişatına, ülkesindeki artan milliyetçiliğe, küresel iklime herkes kadar takılır, herkesten az fazla endişelenir gençler için. Bana "my sunshine" der ben de ona "my handsome", deli fikirleri vardır ve onları gerçekleştirmek için - ki her biri en az bir öğrencinin hayatını harika etkiler - iyi bir ekip gerekir. İşte bu yüzden Henk ortada işi yapan gibi görünmese de büyük ihtimalle iyi görünen fikirlerin bir kısmının ardında onun pırıl gönlü vardır.

Henk biz tanıştığımızda kanserdi, cilt kanseri. Yıllardır kontrol altında tutulan, iyi bakılan gönlü hoş tutulan bu kansere karşı savaş gayet iyi gitmekteyken bir kaç hafta önce kanser güçlü birliklerle geri geldi. Şimdi burda ne kadar iyi adamdı geyiği yapmıyorum yanlış anlaşılmasın; Henk hala harika bir adam ve tüm ihtişamıyla çok da başarılı günler geçirdik konferansta. Ardından bir sonraki için de daha iyi uğruna tartışmaya başladık bile. İşte burada paylaşmak istediğim tam da bu aslında. Bu insanlar cenazelerine ve seremonilerine çok çok değer veriyorlar, tıpkı ellinci yaşgünleri gibi ve Henk'in durumu artık doktorlar tarafından "yaklaşık bir yıl daha en fazla" şeklinde tarif edilince kemoterapi ve tedavilerden vazgeçiliyor, oturulup hep birlikte konuşuluyor, planlanıyor, ailenin yaşamının devamı, çocukların geleceği, işyerinin durumu, arkadaşlar, görevler elden geçiriliyor. Planlanıyor. Bir yandan da cenaze töreni...

Henk bu durumuna rağmen konferansa gelmek istediğini söylüyor, eş dost, iş arkadaşları birbirinden özel adamlar bence (her anlamda, hataları ve huysuzluklarıyla da güzeller) herkes iş bölümü yapıyor, Henk'in odasının sağında solunda birer kişi kalıyor, sabahları biri giydiriyor, diğeri yıkanmasına yardımcı oluyor, bir diğeri akşam yatmasına... Henk hiç yalnız kalmıyor, ben fotoğraflar çekiyorum, müzik konuşup yanında oluyorum, her yemekte hemen yanıbaşında kadeh kaldırıyorum, sabah yürüyüşlerine eşlik ediyorum, Miguel yemeklerinden sorumlu, Alex konferans fikirlerinden, işinden, insanlarla konuşurken yorulduğunda Alex ve ben hemen giriveriyoruz koluna. Bunların hepsi güzel, hepsi değerli ve bu şekilde gerçekten her anın tadı çıkıyor hep birlikte. Zaten bu network her zaman böyle tuhaf biçimde ahenkli ve özel bir işbirliğiyle yürüdü. Kocaman bir aile olduk sonunda. Aramızda olmayan veya olamayan ortaklar vardı bu kez ama yine de en yakın ve sağlam ekip ordaydı, bir Portekizli bir İspanyol, iki Türk, dört Hollandalı. Fıkra gibi di mi?

Öbür taraftan hala cenaze töreni planlanıyor. Bu fotoları kullanalım, jenerik müziğimiz yine aynı kalsın "noir desir, rüzgarın estiği yere"... Günler çalışarak planlayarak yaparak ve yine planlayarak geçsin, şu projeler yazılsın bunlar tartışılsın, bilmemkim aransın fon sorulsun, cenazede bu da olsun, müziği şu olsun... Henk planlı biçimde ölüyor. "Biliyorum" diyor, sözünü kesiyorum; tamam tedbirli olmak önemli, planlı olmak çok pratik ama ölümünü bilemezsin, yaşamını da. Hangimize ne zaman ne olacağı belli olmaz, herşeyi söyle bunu söyleme, ölüm de doğal ama bilinmez.

Alex ve ben alışamadık. Tüm planlara, dakikliğe, tartışmalara, şıklığa, takıntılara, detaylara, zorluklara alıştık da şu cenaze törenine alışamadık. Tamam orada oluruz dedik ama biz Henk'le şimdi o yaşarken birlikte olalım istedik, planlamanın bu kadarına alışamadık. Benim tanıdığım Hollandalılar kendileri için "ajandalarına yazdıkları kadarını yaşar", "tuvalet saati bellidir", "yarınını bilmezse yaşayamaz" filan gibi laflar ederler hep, anladığımı sanırdım meğer anlamamışım, abartı değilmiş, görünen o ki planlamadan ölmek de istemiyorlar. Peki bu Bilim Teknik'te yazanlar nolucak? Hücrelerimizi sevelim çünkü onların da dili var ve duygularımızı bizi dinleyerek hasta olabiliyor veya mucizevi biçimde iyileşebiliyorlar. Peki Henk hücrelerine "yola devam" dese gerçekten ve ajandasına da öyle yazsa o zaman değişir mi yaşamının süresi? süresi değişmese de yaşadığı anların kalitesinin ve yoğunluğunun çok değişebileceğini sanıyorum, keşke denemeye ikna edebilsem diyorum.... ama nasıl?

Bir insana gel sen şimdi planlarını değiştir de ölme nasıl der? Bir Hollandalı'ya sen de biraz bana benze, az Akdenizli ol, içine biraz doğu kültürü serp ve böyle inan nasıl denir?

Kimseye bir şey denmez. Kimse kimseyi dinlemez, herkes kendi bildiğini eder sonunda elbet. Hayat böyle gelir, bir şekilde de gider, planlasak da planlamasak da ölücez eninde sonunda, neyse ki sonsuz değil yaşam yoksa çok zor olmaz mıydı değişim?

Tuesday, May 18, 2010

Yazmaya devam...

Evet eylemlerim devam edecek... Yaptığınız bir şeyi birilerinin anlatması ayıp diye düşünüyorsanız ayıbı siz yapmayın ki anlatılacak bir şey de olmasın... Yoksa siz yaparken ayıp değil de ben yaptığınızı anlatırken mi ayıp?

İnsan olmak zor, kendini görmek de zor, kendini bilmek daha zor, bu kadarı oluyorsa değişip dönüşmesi kolay oysa...

Başkasından duyduğunuzda size ayıp geleni siz hiç yapmayın, benden size tavsiye :))

Evet tabii ki tahmin ettiğiniz gibi, son yazıma ağır tepkiler aldım; çoğu (üstelik bir sürü erkek de okudu) tebrik ettiler yazı konusunda becerikli olduğumu söylediler, bir iki kız arkadaşım çok sağlam, damardan ve gerçek olmuş dedi, bir yakın delikanlı arkadaşım "okurken bir iki yerde yanımda olsan kalkıp sıkı sıkı sarılırdım sana" dedi (kendisiyle aramda çok derin bir dostluk var cinsellikten arınmış, "sarılma"nın anlamı şaşmasın ve değeri anlaşılsın diye belirteyim dedim), bir diğeri ise "ayıp" dedi, "ayıp bunları yazdığın için utan kendinden". Utanmıyorum yazdıklarımdan ey okuyucu, ben yazdıklarımın sorumluluğunu alıyorum ve sonuçlarına katlanıyorum, üstelik birilerinin yaptıklarının bendeki etkileri üzerine yazdığım için diyorum ki ayıp yazmamı istemeyen ayıp etmesin. :))

Adil değil mi böylesi?

Eylemlerim devam edecek, evet belki memlekette meslek başlığımız "yazar" olarak geçmiyor ama bu yazmayacağımız anlamına gelmez, özgür bir birey olarak kendimi ve algıladığım dünyayı olduğu çıplaklığıyla yazmaya devam edeceğim. Bazen hayalgücümü kullanarak elimden geldiğince gerçekten uzak şeyler de yazıyorum ama adını koyuyorum paşa paşa masal diye... Bazen ben de duygularıma yenik düşüp haksızlık ediyor olabilirim tabii, eğer öyleyse içtenlikle üzgünüm, ama ateş olmayan yerden duman çıkmaz derler, ayıbın yapılmadığı yerde konuşmak da ayıp içermez.

Yazdıklarım bazı okuyucunun canını yakıyorsa özür dilerim amacım bilerek can yakmak değil genellikle kendi can yanmalarıma şifa aramaktır. Hem iyi yazar olmanın önkoşullarından biri yazdıklarınla doğal olarak bazılarını kızdırmak ise içinde bulunduğum gerçekleri ifşa patikası da bir ferah tepeye doğru beni itiyor olabilir.

Evet, yazmaya devam...

Tuesday, May 11, 2010

65 yıl, benim 33 yaşım ve damızmayan damız arayışı!



ay süper kankam Yami cidden haklı... Rahmetli dedemi andım bu sabah bir arkadaşla kapı önünde muhabbet ederken, babanneciğimle 66. yıllarını kutlamalarına az kalmıştı rahmetli olduğunda, onu söyledim. Sonra bir sessizlik çöktü iki kadının arasına, ikimiz de aynı şeyi düşünür olmuşuz tabii, 65 yıl... Bırak kocayı karıyı kızı kızanı, kim olursa olsun yanyana iki insanın 65 yıl geçirmesi ne zor geliyor di mi? Bana zor geliyor... yok yok valla tecrübesizliğimden değil, üç koca devirmiş kadar birlikte yaşama tecrübem oldu.

Önce annemle başbaşa kaldığımızda başladı, ya daha önce yoktu ya da vardı ama ben yeterince büyümemiştim bunu fark edecek kadar. Ama sonuçta başbaşa yaşamaya başladıktan bir süre sonra birbirimizi ısırmaya başladık, ısırdıkça nerelerimizin daha çok acıyabildiğini gördük, oralarımızdan ısırdık bir dahaki sefere... Annem benim müzik setimin üzerinde tepindi bir gün sinirden, ben de misafirlerin önünde salatanın tam ortasına kırmızı biberi hiç kesmeden çük gibi oturttum! Sonunda evden kaçtım, yanıma da iki kedi aldım.

Sonra evlendim. İlk zamanlar bir harikaydı dünya ve ben temizliyordum topluyordum mızmızlanmıyordum vazgeçiyordum takıntılarımdan... Günde yirmi saat çalışıyordum, o sıkılıp işi bırakınca ona da yenisini buluyordum. Sonra bir gün başka bir kadının kokusunu aldım müstakbelin üzerinde, geç olmadan çıktı kokusu gerçekten ama esas meselenin bu olmadığını şimdi bakınca daha iyi anlıyorum, esas mesele adamın bir damızlık gibi; hayattan şeetmekten başka pek bi beklentisinin olmamasıydı. Hatta şeetmeyi de pek beklemiyordu sanırım, kucağına önüne gelirseydi oluyordu o da... Okumak istemedi, askere gitmek de istemedi, çalışmak da istemedi, uyanmak istemedi ama uyumak da istememişti zaten... Adam istemeyen adam çıktı. O istemedikçe ben istedim, ben istedikçe o istemedi... İsteşemedik bi türlü, sonunda ben sadece iyi damızlık diye mi taşıyorum sırtımda dedim, bi hışım bi kuvvet attım adamı sırtımdan, Allah uzun mutlu ömür versin belki hala istememe gibi bir lükse sahiptir, ben hiç böyle bir lükse sahip olamadım.

Ne biliyim sonra bir tanesini yurtdışına okula gönderdik, gider gitmez damızdı adam. Gönderdik derken onun yerine bir hafta süren yazılı tosarmalı sınava girmekten, dosyalar başvurular doldurup postaya yetiştirmekten, burdaki okulu bitsin diye bitirme tezi yazmaktan filan bahsediyorum. Üstelik uluslararası ilişkiler okuyordu herif, ne alakaysa masonluk üzerine bitirme tezim var rahmetli sayesinde ama üzerindeki isim benimki değil! Hem gidip damızdı, hem yüzsüzlüğe vurdu sonradan... eh dedik napalım bu değilmiş o zaman yola devam...

Başka bir 65 yıl devirme adayı çıktı karşımıza, hani öyle görmüşüz ya aileden; olur sanıyoruz saftirik saftirik! Yok kardeşimin yanında iş konuşma, kimsenin yanında para konuşma, aman yorganı ört kimse görmesin, neden makyaj yapıyorsun kime beğendiricen ki kendini halleri bir zaman sonra "biri beni takip ediyor" ve hatta "sen aslında konferans için yurtdışında diilsin şu an herifin biriyle beni aldatıyosun"lara varan hallere büründü. Hayretle doktor mu bulsam nası ikna etsem derken baktım ki meğer o da hayatta sadece damızır olmuş, baktım ki yine ben çalışıyorum ben koşuyorum ben temizliyorum ben düşünüyorum... yok dedim böyle de herifi sırtta taşıyoruz, böyle giderse bizim kambur Fatih Sultan'ın burun kemerini geçecek...

Hala 65 yıl şansım var sanarak (hay seni saftirik!) bundan da vazgeçtim. Tabii böyle anlatırken eğlenceli bile geliyor olabilir, bana geliyor bazı satır aralarında mesela ama yaşarken öyle böyle değil ağır sancılı oluyor bu haller... Evliliğin kuyruk acısı yıllarca geçmedi, diğeri beni terk eden tek erkek ünvanıyla bir kaç yıl önce rahmetli olduğunda ben tekrar tekrar sallanmaktaydım haksızlığın kuyruk acısından... Bir de rahmetlinin vefatına üzüldüm aylarca. Paranoyak olana gelince aynı döngüde benden sonraki çıtıra geçti, yakındır bir iki yılı kaldı bir sonrakine geçmesi için, bekliyorum belki bu sefer kleptomanı filan oynarsa eğlenceli olabilir uzaktan izlemesi ama yaşarken tam yedi yıl kadınlığımı insanlığımı unutturdu bana bay damız.... Sen de ne salaksın kardeşim zorla mı tuttular diyceksiniz, yok zorla diil, salaktım gerçekten, oluyor ama öyle, insan farkına bile varamadan kendini buluveriyor o halde, aman diyim aşk geliyorum demeden fena çarpabilir! Bi de hatırlatırım gülme komşuna gelir başına güzide bir atasözümüzdür.

Sonra bi tane daha var kuyruk acısı çok taze, henüz giremiycem ayrıntılarına, kendisine, anacığına ve tüm ailesine uzun mutlu ömür dilemekle yetineceğim ama bilin ki boy ve kilo olarak nisbeten hafif olmasına karşın yine de omzuma çıktığında her gün daha da ağırlaştı yükü... diğerlerinden tek farkı başından itibaren "ben damızım istediğimle her an istediğim kadar damızabilirim" demiş olmasıydı. Dürüst adam cesur adam dedik inandık, damızsın kısmına razı olmakla kalmadık bu damızma halini paylaşmayı bile kabul ettik. Evet harika bir biseksüel olabilirim ben farkındayım ve kadınları beğeniyorum da... Tekliflere açığım yani hanımlar :))) Neyse konumuza dönelim, günün birinde ben yorgun argın gece iki gibi nihayet eve girdiğimde ve bi hatunu beğendiğimi söylediğimde "niye getirmedin?" dedi, hani onun yerine damızsam ne iyi olacak bir de...

Sanırım hepsinin ortak noktası, yaşam içerisinde herhangi bir kulvarda (yemek yapmak, para kazanmak, fatura kuyruğuna girmek, alışverişe gitmek, seni seviyorum demek, hadi gidelim demek, elinden tutup öpüvermek, tuvalet temizlemek, çamaşır makinesinin düğmesine basmak, gelecekten, imzadan, bir yerine iki olmaktan korkmamak, çöpü dışarı çıkarıvermek gibi herhangi birini seçin işte)herhangi bir işi eğer kadın yapabiliyor ve yapıyor ve üstelik dırdırdırdırdırdır'lanmıyorsa o zaman erkeğin yapmasına asla gerek olmayacağı! Bitanesi kendi evinde benden önce çatır çatır yaparken benimleyken bulaşık makinesini boşaltma operasyonunu eline yüzüne bulaştırmak suretiyle devirip saçtı, saçmaladı, neden diye sorunca da "verilen bi işi kötü yapacaksın ki bi daha senden istenmesin" dedi... şaka diil cidden dedi, bilerek ve isteyerek ve gözümün içine baka baka bana "benden iş isteme" dedi, hem de "sen salaksın bunu yersin" ile eş zamanlı olarak, yalnız ikinci cümlenin ses düğmesi kısıktaydı. Kulaklarım iyi duyar benim.... Bir diğeri de hep ricalarımı duymamazlıktan geldi, üst üste yarım saatte bir telefon açıp hatırlatıp rica etmeme rağmen çamaşırların renkleri birbirine karıştı tabii sonunda... bu noktada uyanmalısınız hanımlar, çünkü bu artık unutkanlık değil gayet doğrudan bir mesajdır, "yapmıycam benden boşuna isteme!"

Diyceksiniz ki senin seçtiklerinde bir dert var, bu senin travman, bu senin döngün, bu senin karman filan... hepsini düşündük, araştırdık, sorduk ve gördük ki benim değil onların "karma"sıymış... bir arkadaşım 16 yıllık kocasını koyuverdi bir gecede kapının önüne, nasıl oldu diye şaşarken kadın "bi gecede olur mu ayol 15 yıl sürdü" demez mi? Yami de kendi blog'unda yazmış ya işte devir değişti diye, daha nice örnek var burda sıralamaya uğraşamayacağım... Ama az önce bahçeye çıkarken bir anne ile anaokulundaki oğlunun konuşmasına şahit oldum onu hemen aktarayım: Anne "canım ben birazdan kuaföre gideceğim akşam da yokum biliyorsun değil mi? Çiğdem ablanın doğumgününe gideceğim" dedi, oğlan da sordu "peki ben kiminle kalacağım?", anne cevap verdi "babanla ve dedenle tabii ki bitanem". Bir minik sessizlikten sonra oğlan sızlandı "amaaan babam sayılmaz ki..."

Sonuçta derdimiz aynı, herif kısmısı bulunmaz hint kumaşı ama kendi götünü toplamaktan aciz, anneleri aman da oğullarının incileri dökülmesin derken gelecek nesillerin varlığını tehlikeye atmış vaziyette, kadınlar "olsun da mı acılı olsun yoksa olmasın da mı acılı olsun hayat" ikileminde sıkışıp kalmış, herifler karıların kendilerini kapatıp hemen evlenmeye taktığı paranoyasında, kendi benlik algıları ile gerçek benlikleri arasındaki uçurumdaysa göçmen kuşlar geçene kadar yorulduklarından üç mola verirler... İşin en en acı yanı ise siz kamburu iyice büzüp sonunda taşıyamayıp yere yıkıldığınızda onların kalkıp üstlerini silkeleyip ya "sen de amma mızmız çıktın be!" ya da "e hani bi ömür taşıycaktın beni niye durduk?" ya da "ben de zaten yorulmuştum" demeleri! Kadın dediğin de bir ayrı tabii... Bir yandan tek taşımı kendim aldım havalarında, bir yandan da kapılarına güller serilsin diye bekler, bir gül seren olsa "ne yılışık şey" der. Özgürlüğü elinden gitsin istemez ama kıskanılmayı bekler, damız höt diyecek olsa üzülür, centilmen olanının da canını yakar çünkü birazcık da ayılık ister. Vay insanlığın haline bir durum yani ortadaki...

Peki şimdi?

Şimdi ben bütün bu adamların bende bıraktığı kambur ve huysuzlukla ve büyük çapta umutsuzlukla ama yine aşkın pembe tozunu ciğerlerine çoktan nüfuz ettirmiş olmanın verdiği huşu içerisinde yeniden bi adamın gözlerinin içine bakıyorum. Üstelik bu adam bana diğerlerinin aksine "sakın o bulaşıklara elleme", "yapma aman diyim harikasın ama ya alışır kanıksar senin üzerine yıkılırsam", "aman erkekler öküzdür bak ben de bi erkeğim söyle bana açık açık anlamamı bekleme aman seni üzmiyim", "canım lütfen bunu sadece ben ödeyebilir miyim?" dedikçe benim bu aşk hayranlığa, hayranlık da yerini ağzı açık ayran budalalığına bırakıyor. İlk başlarda bunları duyunca erkek diil bu heralde dedim, sonra baktım erkek, dedim annesi Türk diil o zaman, hani bi ihtimal bazı kültürlerde durum farklı olabilir diye umduğumdan yoksa Türklüğü aşağıladığım sanılmasın (genel olarak bütün "izm"lere uyuzum, milliyetçiliğe en çok uyuzum o ayrı), ama gelin görün ki anne de Türk... Neyse henüz çözebilmiş değilim, yeni bi atmosferde nefes almaya çalışıyor gibiyim, sonumuz hayır ola demekten başka birşey gelmiyor elimden, bi de tabii eğer kendisi bu yazıyı okuyorsa belirtmek isterim ki ben hep ağzı açık dolaşan bi salak diilim aslında! :))

65 yıldan geçtim artık zaten 33 olmuşum üzerine koy 65'i ne etti? hah, o kadar bu kamburla yaşarsam zaten kiminle olduğu önemini yitirir. Ama tabii yarın ola hayır ola demişler, elbet damız damız olmayan bi damız da vardır... mıdır? Eğer siz damız olmayan bir damız ile hayatınızı paylaşıyorsanız aman diyim ona iyi davranın ve sıkı tutunun çünkü onlar benim dedemden beri pek buralara uğramaz oldular. Benim dedem ki bir gün bile yemek yapmayı düşünememiş ancak memlekette 60 yıl valilik avukatlık yapıp kazandığı her bir kuruşu korkusuzca karısının adına yatırabilmiş bir cesur yürektir. Asla damızmak aklına gelemeyeceği gibi, yetmiş yaşında açık kalp ameliyatından uyanıp babannemi gördüğünde doktora "yeni bi kalbim var şimdi yeniden aşık olabilirim di mi?" diye sorup sonra da bize "ben yine babannenize aşık oldum, demek ne kadınmış" demiş bir yiğittir. Kendi oğullarını toprağa verirken bu iki cesur ve güçlü yürek el ele tutuşabilmeyi bilmiştir. Hastalıkta da sağlıkta da dik durmaktan zorlanmaktan ve hayatın karşılarına çıkardığı dik yokuşlarda birbirlerine dayanarak ve hiç birbirlerinin omuzlarında kambur yaratmadan ilerlemek için çaba harcamaktan kaçınmamış cengaverlerdir. Ve hatta babannem dedemin cenazesinde arka safta kalmayı reddetmiş, başını da örtmemiş bana da "beni örnek alıyorsun, güzel giyinmişsin deden hep bakımlı güzel kadın görmek isterdi, şimdi de örnek al beni ve en önde alnın dik dur" demiş bir yürektir. Babannemi örnek alıyorum ben, dedem gibisini da beklemiyorum, o hayalperestlik olur haksızlık olur, ama noolur damızmaktan başka bi damızı olmayan damızlara bu kadar prim vermeyelim bayanlar sonra olan yine bizim kamburumuza oluyor!

Lütfen birlikte içiyorsak birlikte yıkayalım, birimiz su faturasını ödüyorsa diğeri makineyi çalıştırıversin, hayat sadece sefada değil cefada da müsterek olsun, ne olur sadece ben veya siz hatırlama sorumlusu olmayalım bazı sabahlar da günün dertlerini onlar hatırlasın... lütfen kimse kimseye yıkılmasın, kimsenin kamburunda bir diğerinin izi olmasın! Ve eğer bu kadarı olabiliyorsa o zaman bir arpa boyu daha yol gidelim ve birbirimizin kamburlarının ağrısını azaltmak için sırtlarımıza dokunup sarılabilelim gecenin koynuna dalmadan... çok zor biliyorum ama olabildiğini de biliyorum, babannem ve dedem uzaylı değilse tabii!

Monday, May 10, 2010

hani benim arkadaşlarım?

Bazı arkadaşlarm var, bazı arkadaşlıklarım, çok özlüyorum onları, mesela üniversitede tanıştığım bi kaç tane süper kadın var. Yaşım biraz büyüktü onlardan, evliydim bi de başladığım zaman, sonra boşanırken filan da çok yanımda oldu kızlar, özellikle Yami ve Pıtırcık... evet kabul biraz anne gibiydim, ders çalışıyolar mı diye sıkıştırıyordum, arada bi nasihate boğuyodum büyük ihtimal ama sevgilileriyle buluşmak için beni bahane etmelerine, evde sıkılınca bende kalmalarına ya da kalıcam diye evden çıkıp kalmamalarına da gayet olumlu bakıyordum. Onları hep çok sevdim, ama bi şekil üniversite bitince söndü gitti dostluk.. aradım bi iki, bi göriyim dedim, hiç kabalık etmediler ama düğünlerine çağırmadılar da, ben yine de tebrik ettim feykbuktan filan... görüşelim dedik dedik de bir türlü olmadı.. ne biliyim bazen böyle oluyor hayat, kimsenin derdi veya hatası olduğundan değil ama insan bazen diyiveriyor işte "keşke" diye... sevgilim "keşke" dedin mi aynı cümleyi "iyi ki" diye söyleyiverir... ben de o yüzden keşke dememeye çalışıyorum. O yüzden başta kendime sonra da çoğu kız olan aşırı duyarlı o pırlanta güruha diyorum ki haddinden fazlasını vermeyelim, karşılıklı olmadığı sürece aman ince eleyip sık dokuyup öyle verelim, sonra insan çok üzülüyor bunca çaba, iyiniyet, felakete giden yolda taş mı olacaktı diye...... felakete giden yolun taşı olmaktansa anılar duvarının bir parçası olmak daha iyi değil midir? bu durumda bu özlediğim süper kadınların hayatında herhangi bir felakete yol açmış olma ihtimalimden vazgeçerim hemen, umarım anı duvarlarındaki halim fotojenik görünüyodur demekten başka şey gelmez elimden....

Tuesday, March 2, 2010

Henüz adı olmayan masalın ilk bölümü

Zamanların, kentlerin ve beton masif yığınların birbirine girdiği; doğanın bu karmaşaya çok şaşırdığı bir dönemdi. Sabah güneşinin, betonun soğukluğu ile kucaklaşmaya çok üşendiği ve zorlandığı bir mevsimde, kocaman beton duvarların, taşlı yolların asırlardır biriktirdiği yorgunlukla dolu bir şehirde, gri paltolu insanlar siyah ayakkabılarıyla yolları aşındırmaktaydılar. Akşamdan kalmalığı yaşamaya bile henüz başlamamış şehrin loş ve çamurlu sokak aralarında, bir japon turnası zarif adımlarla dolanmaktaydı. Kendisine rastlayan olsaydı pırıl pırıl bembeyaz tüylerinden gözleri kamaşır, ayakları birbirine dolanır yürüyemez olurdu. Kanatlarının altına doğru koyulaşan parlak tüyleri; siyahla beyazın, geceyle gündüzün ve hatta iyi ile kötünün bütünlüğünü, birlikteliğini ve değiştirilemez ortaklığının çekiciliğini simgeler gibiydi. Turna, attığı her adımda bastığı yere dikkat ediyor, denge gösterisi yaparmış gibi arada bir kanatlarını da hafif hareketlendiriyordu. Alıştığı adımlar, ezberlediği yollar, tanıdık bildik kokular... Ancak her seferinde yeni bir taşın kenarına basmaya dikkat ederdi. Onun müziğiydi çünkü bu, her seferinde aynı yerden çıkan bambaşka bir tını.
Her canlı evini sever, sevilmezse o ev olmaz zaten; konaklanan yer, sığınak hatta belki misafirlik olur. Japon turnası da o cerrahların ellerine yaraşır dikkat ve kontrolle kullanabildiği gagasıyla evinin kapısını açıp her içeri girdiğinde kendini iyi hissediyordu elbette. Ancak bir yanı sık sık „geniş bir caddeye çıkıp aç şu kanatlarını“ diyordu. Macera çekiyordu canı. Belki bir ormanın üzerinden süzülmek, karnında çamların gıdıklayan iğne dansı; belki de akarsuların yataklarında bir gizli kıvrımı keşfetmek... ya da belki okyanus kenarına gitmek... Nasıl kokardı okyanus acaba? Bir yandan evinde de şarkılarına devam eden turna hep uzakları düşünür, içi merakla dolar, heyecanlanınca da göğsündeki beyaz tüyler yaz esintisi değmiş gibi daha bir hareketlenirdi. Bu turnanın bütün uğraşı uyumlu sesler çıkarmak, hareketlerle sesleri dansa davet etmek, hatta bazen tutkulu sevişmelere neden olmak, bazen de tutuk kalıp boynunu bükerek hüznün melodisini aramaktı. Bazı zamanlar kendisine benzeyen başka yaratıklarla dolaşır, bazen tek başına mırıldanır, bazen de yeni melodiler ve danslar için keşfe çıkardı. Bu keşiflerinden birinde pek çok farklı cinsten hayvanın, bir kısım insanla birlikte çember olmuş, seslerle oynaştığını gördü. Çembere yanaştı, önceleri biraz geride durdu. Hem rahatsız etmek istemiyor, hem de anlamaya çalışıyordu. Turnalar temkinli hayvanlardır, kendilerini güvende hissetmeden davranmazlar, ortalarda boş dolanmazlar. Ancak bir süre sonra turna Segaku, kendini tanıtmakta bir sakınca görmedi. Grubu zarifçe selamladı, kanatlarının ihtişamını henüz göstermeyerek seslerin oyununa katıldı.
Gel zaman git zaman Segaku bu haftalık oynanan oyunu hevesle beklemeye başladı. Bazen oyunlar uzadıkça uzar kimse bitirmek istemezdi. Bazen de Segaku ve yaban kazı Yaoka oyundan sonra uzun uçuşlara birlikte kanat çırpar, rızasız dönüp evlerine sığındıklarında da rüyalarında buluşur, seyahatlerinde hayalgüçlerinin sınırından olabildiğince kaçarlardı. Yaoka evcilleştirilebilen bir vahşi hayvan olan yaban kazlarındandı. Genellikle çok sakin, sabırlı davranıyor, bazen çekingen görünüyor ancak dokunulduğunda bir orkide gibi yumuşak, kararlı ve hassas biçimde açılıveriyordu. Çok uzun yollara ve zorlu şartlara dayanabiliyordu ancak yüreği incindiği zaman sanki güneş kaçıyor, hayat gezegenden çekilmeye başlıyordu. İşte o zaman Yaoka evinden çıkmıyor, hep uyuyor ve bir yandan yüreğini iyileştirmek için yollar arıyordu. İşte böyle bir yürek burulmasına deva olsun diye duyup da geldiği ses oyunlarında karşılaşmıştı Segaku'yla. Çemberde seslerin efendisi olan ulu baykuş Tutao ikisini de fark etmiş, hatta birbirlerini fark etmeleri için kimseye hissettirmeden birer tını gönderip kanatlarını hareketlendirmişti onların. Segaku ve Yaoka'nın birlikteliği işte böyle gri duvarlardan, çamurlu taşlardan ve soğuğa sarılmayı reddeden güneşten uzak başladı.
Tanıştıkları gün birlikte yürüyüşe çıktılar. Her ikisi de kanatalarını hiç açmadılar, gösteriş yapmadılar, hatta birbirlerine kur bile yapmadılar. Paylaşacak o kadar çok şey vardı ki saatler yetmedi. Gün çekildi gezegenin o yakasından, gece geldi tüm gizemiyle. Yeniden dokunabilmek için ayrılmak gerekir. Segaku ile Yaoka da, ilk dokunuşun tadına doyamadan ayrıldılar. Her ikisi de ayrı hayatlarına ve sıcak yuvalarına geri döndüler ama birşeyler değişmişti bile yeryüzünde. Bu masal gezegeninin bir ucunda, bir okyanus kenarında, bir tohum düştü toprağa, Segaku ve Yaoka için büyülü nadide bir aroma olmaya.
Yaoka evine doğru ağır kanat darbeleriyle uçarken rüzgarın kokusunu ve tüylerini böylesine okşayıp geçmesini fark etti. “Çok uzun zamandır tutkuya yakın uçmamışım demek” diye geçirdi içinden. Bir de hazır uçmaya başlamışken gidesi geldi uzaklara. “Rüzgar keyif verdiği sürece kanat çırpmaktan vazgeçmesem” diye düşündü, “acaba okyanus kıyılarına varır mıyım?” Aklında hep mutluluğun tınıları vardı. Yolda bir kelebeğe rastladı, selamlaştı. Sonra bir de ceylanla karşılıklı gülümsediler.
Gel zaman git zaman, çembere gelip gittikçe Segaku’nun da Yaoka’nın da bedeninden çıkan tınılar değişti. Sonraları çemberler değişti, bilge baykuş her yeni gelenle ayrıca ilgileniyordu ama belli ki bazı gözde öğrencileri de vardı. Zaman geçip yaşantılar arttıkça Segaku ve Yaoka’nın yanına bir ala geyik Deduko ve ulu baykuş Tutao’nun arkadaşı kar kedisi Titeki da katıldılar ve diğerlerinden farklı tınılarda daha sık buluşmaya başladılar. Her buluşma daha da şenlik havasında geçiyor, yürekler her tını ve hareketle birlikte birbirine daha bir yaklaşıp kucaklaşıyordu. Birlikte bir iki küçük macera dolu yolculuğa çıktılar. Bir seferinde sessizlerin dünyasına gittiler hep birlikte. Bambaşka bir dünyaydı orası ama oraya da tınılar ve sesler için gitmişlerdi ve seslerle dolu olan dünyadan bile daha zengin bir doğa karşıladı onları. Orada her tınının bir rengi, her sesin bir hareketi ve her bedenin farklı bir duyuşu vardı. Orada herkes hata yapabilirdi, bu hiç sorun olmazdı çünkü her bir sessiz yaratık o hataları paylaşmak için oyuna, neşe için bahaneye ya da öğrenme için bir nedene çevirebiliyordu. O dünyadaki her sessiz, birer büyücüydü zaten. Sessizlerin dünyasında sessizlerden sesi öğrendiler, birlikte seslerle oynaştılar ve bir daha hiç yanlarından ayırmayacakları oyuncaklar topladılar.

….


Tüm hayaller gerçek olamayabilir veya gerçekleştiğinde hayalken oldukları kadar etkileyici ve değerli de olamayabilir. Ancak bazı büyülü anlar vardır ki hayallere bile sığamayacak kadar kudretlidir.

Herkes Hırsız mı?

İtalo Calvino'dan.... metni ben toparladım, bir yerlerden özeti geçti elime, beden müzikalimiz için yeniden yazdım... Gökçe sağolsun gerçekten iyi ki ittirmiş beni trende bütün gece çalışayım diye... işte...

HERKES HIRSIZ MI?

"Evvel zaman içinde, Kalbur saman içinde
Pireler berber iken, Develer tellal iken
Ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallarken
Bağdan üzüm bekler, derede odun yüklerken,
Alem uykuda ben pusudayken,
Cinler cirit oynarken Eski hamam içinde
Adem oğulları pek çokmuş, pek çeşitliymiş
Var varanın sür sürenin, destursuz bağa girenin
Ağzıyla kuş tutanın, tuttuğunu hoop yutanın hali yaman olurmuş
Yer yarıldı birdenbire
Kerpiç koydum kazana Poyraz ile kaynattım
Nedir diye sorana; tepelerden yel gibi, derelerden sel gibi,
Konarak, göçerek, lale sümbül biçerek şu masalı anlattım… "

Efendim bir ülke varmış halkının hepsi hırsız. Karanlık çöktü mü, kuşlar yuvalarına kaçtı mı herkes eline fenerini, bohçasını, çakısını, sakızını alır, düşermiş hırsızlık peşine. Duvar arkasına saklanır, pencerelere tırmanır hırsızlar, o günün hedefini ararmış. Karanlık bir pencere, kilitli bir kapı, kar getirecek gecenin anahtarı… Kimseler yoksa evde, hırsız içeri atlayıp bohçasını açarmış. Açar, bakar, alır, toplar, bohçayı kapar, sırtına atar, ardına bakmaz kaçarmış. Tan ağarırken yorgun argın bitkin olan her hırsız kendi evinin kapısını açarmış. Ama her hırsızın de evi her tan anında bomboş kalırmış. Biri birinin, öteki berikinin, sondaki baştakinin, alttaki üsttekinin, sağdaki soldakinin, her hırsız bir diğerinin evini soyarmış.

İşte böyle bir düzende, bu hırsızlar ülkesinde; hepsinde var bir uyum, tuhaf işler bir durum… İster sor ister söyle, ister gül ister ağla yalan dolan dolambaç, her yerde bir saklambaç. İster sat, ister al Sah-te-kar-lık!

Komşusu, kızı, kızanı hırsız olur da hükümeti olmaz mı? Bu ülkenin hükümeti de hırsızmış; hırsızlardan çalmak için, çalıp da aldatmak için, alıp bir de satmak için kurulmuş bir suç örgütüymüş.

İşte böyle bir düzende, bu hırsızlar ülkesinde, yaşam oldukça sorunsuz, tıkır tıkır, şıkır şıkır, huzur içinde akarmış. Hırsızların her biri ne bir eksik ne bir fazla, ne zengin ne yoksul sefa içinde yaşarmış.

Sonra….. sonra…. Günlerden bir gün, nereden geldi bilinmez, herkesten de habersiz bir adam çıkagelmiş. Adam sadece adam olsa iyi, bir de adam dürüst adam üstelik. Dürüst adam dışarı çıkmaz, dürüst adam bohçasını hiç açmaz, hırsızlık etmektense romanlara saklanır, piposuyla yaşarmış. Hırsızlar hedef arar, duvarlardan yan bakar, ışık vuran cam görünce soyamadan kaçarmış.

Ama bu iş böyle gitmez, çark bu halde hiç dönmez. Dürüst adam dürüst yaşar, evi soyulmaz, ona göre hava hoş! Peki ya eli boş kalan hırsızlar? Çekmişler dürüst adamı kenara konuşmuşlar, durumu bir bir saymışlar, dürüst adam susup kalmış, aç kalan çocuklar varmış. Ne yapsın dürüst adam? Her gece karanlığa dalmış. Çalmamış, çalamamış, sokaklarda dolanmış, köprülere tırmanmış, suları seyre dalmış. Düşün taşın düşün taşın işin içinden çıkamamış. Dürüstmüş işte be kardeşim, dürüstmüş adam… o kadar…

Her yeni günün başında, bırakıp suları köprünün altında evine dönen dürüst adam, elbet soyulduğuyla bir de kucağındaki romanıyla kalırmış. Daha haftası dolmadan, akan sular donmadan, dürüst adamın evinde kalmamış patates soğan. Plak, kapak, kalem, tabak, kırık çanak, küçük pikap, küçük büyük, bir var, bir yok! Dürüst adamın evinde ne varsa hırsızlar açıp bakıp, alıp takıp, bohçayı kapatıp kaçmışlar. Düşün taşın düşün taşın… Dürüst adam kendine kızmış, sonuçta hiç soymadan soyulmakta o karar kılmış. Hal böyle olunca, karanlık basınca bir hırsız aç kalmış, bir başkası soyulmamış. Düzeni alt üst eden işte dürüst adammış. Soyamayan yoksullaşmış, soyulmayan zenginleşmiş. Zenginleşenler, sokaklarda dolanan, köprüleri tırmanan, suları seyre dalan dürüst adamın yanında akan sulara bakmış.

Karışıklık iyice artmış. Zenginlik ile fakirliğin arası iyice açılmış. Çok geçmeden zenginler, akan sulara bakarken, evlerinden uzakken, hırsızlık diz boyuyken, mallarının çalınıp gideceğini fark etmişler. Düşün taşın, düşün taşın sonunda akıllarınca bir çözüm bulmuşlar. Bu sayede bazı yoksullarin yeni bir işi olmuş, zenginler için çalmışlar. Sözleşmeler imzalanmış, şartlar baştan belirlenmiş, tarafların her biri sah-te-kar-lık yapmışlar. Yine de zenginler daha zengin, yoksullar perişan olmuşlar.

İşte böyle bir düzende, bu hırsızlar ülkesinde zaman içinde zenginler ne çalmaya ne çaldırmaya, ne aldatmaca ne kurmacaya ihtiyaç duymuşlar. Ama zarar almamak için yoksulların en yoksullarına, mallarını öteki yoksullardan korumaları için para verir olmuşlar.

Kolluk kuvvetleri oluşturulmuş, askerler sıra sıra dizilmiş, ardından hapishaneler açılmış. Dürüst adamın gelmesinden bir zaman sonra kimse soymaz, soyulmaz, şurda burda, kıyıda köşede, soymanın soyulmanın sözünü bile etmez olmuş. Zenginlik yoksulluk kalmış geriye, onlar da dillere vurmuş. Artık herkes yalnızca ne kadar zengin ya da yoksul olduklarını konuşur olmuş. Yine de bir miktar hırsız kalmış. Bir de dürüst olan o tek adam…

Peki ya dürüst adam?? Dürüst adam?? Dürüst adama ne oldu???

Tuesday, December 15, 2009

Kendini çalmak (Temmuz 2009)

Küçüklüğümden beri müzik ve dans benim için bir tutku … Hayır, aklınızdan geçirdiğiniz gibi profesyonel bir dansçı olamadım. Evet, bir ara evden kaçtım, konservatuarda şan okuma şansım da oldu ama oraya da gitmedim. Her “gölge sanatçı” gibi ben de bir tarafta “zaten ben yeteneksizim” ile diğer tarafta “bu memlekette sanatla karın doymaz” arasında sıkıştım kaldım. Müzik; piyano çalmak, şarkı söylemek, okul orkestraları, ev buluşmaları, Beyoğlu’nun kıyı köşe mekanları, çocuk tiyatrosunda söylemek, ara sıra bir minik resital gibi “hobi” adı altında hep hayatımdaydı. Hiç müziksiz bir gün geçirdiğimi hatırlamıyorum, hatırlamak da istemiyorum sanırım.

Rüyalar ve kabuslarımda ise durum biraz farklıydı. Otuz yaşımı geçtikten, üniversitelerden mezun olup yüksek lisanslar yapıp kurumsal yaşamın hızlı yükselen bir parçası olduktan bir zaman sonra kabuslar arttı. Küçük yuvarlak masalarda loş lambaların olduğu bir büyük salonda, etkileyici büyüklükte bir orkestra ile süslenmiş sahnede mikrofona sarı puslu bir ışık düşüyordu. Her seferinde ben, o büyüleyici elbisemle tam ışığa uzanmak üzereyken ya genel müdürümün ya koordinatörümün ya Avrupa Birliği Eğitim Komisyonu başkanının ya da annemin “ay sahneye çıkıp söylemeye başlamadan son bir rica” dediği yeni bir görev veya işle karşılaşıyordum. Bütün gece orkestra çalıyor, ben telaş içinde işleri yetiştirip sahneye çıkmaya çalışıyordum. Hemen hemen her gece aynı kabusu görmeye başlayınca tahmin edersiniz ki “kurumsal” hayatım da daha yorucu olmaya başladı. Kronik baş ağrıları, asık surat, uykusuz geceler, sinirli sabahlar beni iyice köşeye sıkıştırdı. Yoga, meditasyon, hatta çeşit çeşit terapi önerenler oldu eş dosttan. “Yeni bir hobi edin” kendine diyenler de çıktı. Resim yapıyorum, örgü örüyorum, yazıyorum, fotoğraf çekiyorum, sürekli dilimde melodiler, “bir tane daha hobi alırsam bu daracık evde nereye koyacağım?” derken Özgü (abim O benim!) aradı. İstanbul’a geldiğini, onu hemen görmem gerektiğini çünkü benim şifamı bulduğunu söyledi. “Hatta şu an yanımda” dedi, adres verdi gittim. Yanında biri vardı. Güleryüzle bindiler arabaya. Abim yeni bir tarif verdi, “Şifanın diğer parçasına gidiyoruz hep beraber” dedi.

Böyle tanıştım ben KeKeÇa’yla. Başlarda nasıl olabileceğini, ne demek olduğunu çok canlandıramadım gözümde, aklımda. Sonra temel eğitimine katıldım. Işık doldu dünyam. Yeni yürümeyi öğrenen bir çocuğun nasıl özgürleştiğini bilir misiniz? Bir anda mesafeler daha ulaşılabilir oluverir. Dünya artık tepenizde değil ayaklarınızın altındadır. Sizi kimse tutamaz. İşte öyle oldu benim için de. Kendi bedenim, sesim, nefesim, varlığım yepyeni anlamlar ve işlevler kazanmaya başladı. “Gölge”ye saklanan içimdeki sanatçı merakla dışarı uzandı. Bedenimin öğrenebildiğini, yapabildiğini görmek cesaret verdi. “Zaten ben yeteneksizim”in yerini “ben de yapabilirim” aldı. “Bu memlekette sanatla karın doymaz” ın yerini ise “Sanat olmazsa sağlık da olmaz” aldı. Müzik, ses, beden, dans bir hobi, rüya veya kabus kılığına bürünmekten kurtuldu, her bir yudumu can veren duru pınar suyu gibi apaçık giriverdi dünyama. Heralde baş ağrıları, uykusuzluk gibi yan etkilerin benim için geçmişte kaldığını söylememe gerek yoktur.

Sonunda “kurumsal” yaşamımı yarıya indirmeyi başardım, üstelik içine de beden müziğini katmaya başladım. Sonra öğrencilerin de yetişkinlerin de, ucundan kıyısından bu ışığa dokunan herkesin nasıl çiçeklendiğini, ne çok öğrendiğini ve dönüştüğünü görmeye başladım. İşitme engellilerin bedenleriyle nasıl kendilerini ifade ettiklerini gördüm. Dünyanın dört bir yanından bambaşka kültürlerden gelen insanların bedenlerini ve sesi nasıl paylaşabildiklerini gördüm. Dansçıların bedenleriyle, müzisyenlerin seslerle nasıl da bambaşka ilişkiler kurmaya başladığını gördüm. En çok “ben yapamam, hiç anlamam el kol çırpmaktan” diyenlerin zoru başarma hissiyle yüzlerinin nasıl aydınlandığını gördüm. “Aaa benim sol kolum bugüne kadar meğer hiç yokmuş” diyenlerin kendi bedenleriyle nasıl tanıştıklarını gördüm. Daha da önemlisi biraraya gelip çoğaldıkça seslerimizin ve hareketlerimizin hep birlikte ve ayrı ayrı nasıl da büyüleyici olabileceğini yaşadım.

Daha yolun çok başındayım. Yeni başlamış bir öğrenciyim. Yine de bu dünyanın ne kadar uçsuz bucaksız olduğunu hissedebiliyorum, hem de her yaştan, her kültürden, her meslekten insan için. Tanıdığım herkese en doğal, en eskiye dayanan ve en yalın olan çalgıyı; yani kendi bedenlerini yeniden keşfetmeleri için iki bum, bir şak, dört şıkı şıkı yaptırıyorum. Bir tadına baksınlar diye. Öyle uzaktan düşünüp kurmakla olmuyor, ortaya gelip birlikte oynamak gerekiyor bedeni çalabilmek için.

Thursday, May 7, 2009

yahu bu bahar beni hep bi bahar öyle bi bahar üff bahar...


gidip gelmeler... gidip gelmemeler... gidememeler... gelememeler... iki gün hiç uyuyamamalar sonra uyanamamalar... işte bu bahar!
Alınmak, darılmak, eylemi yapanın değil eyleme maruz olanın meselesidir aslında demiş bi arkadaşım, bana bu ara sorarsan bu tamamen baharın meselesi, hiç benle ilgisi yok! Bahar insanı bir uyuşturuyor, bir sersemletiyor, duygularını hormonlarını içini dışını bir yukarı bir aşağı bir sağa bir sola oynatıyor... dengeler karışıyor, benimki çok karışıyor...
İki gün önce gece uyuyamadım. Sevgilim de yok yanımda, bir gerginlik bir paranoya, aklıma hiç şarkı söyleyemeyeceğim çünkü yeteneksiz olduğumdan ve bana iyisin diyenlerin hepsinin numara yaptığından tut da sevgilimin benden sıkıldığına, işyerinde pozisyonumun iyice sallandığına kadar bin bir küçük büyük detay ve saçmalık takıldı durdu. Ha ben bu arada yukardan oturup aklımı izlerken hepsinin bahar kurmacası olması önkoşulu ile eğlendim bile denebilir, yani çok ciddiye almamayı öğrendik tabii bu bahar çarpmalarını ancak yine de o gece uykusuz geçti, hava aydınlanınca da uyumayı denemek masal oldu, güne başlandı.. Hemen ertesi akşam ise heyecan ve mutluluktan uyuyamadı bu sefer bünye. Kapanan gözlerimin önüne ilk gelen sahnede iki kız halimiz, resmen bütün şovu, dansları, motifleri, kostümleri makyajları görüyorum ay ne güzeliz ne güzeliz! Tabii gözümü açasım gelmiyor ama uyku yine sıfır! Bir o yana bir bu yana dönmeler, TV açıp uyku dualarına çıkmalar, hayaller kurmalar... Yok mümkün değil ve heyecandan, mutluluktan mümkün değil uyumak...

Eh işte bahar böyle bi bahar.. üf be bahar... hapşırıp tıksırmalar, mahmur mahmur bakmalar, durup dururken ağlamalar... ah be bahar vay be bahar...

Monday, March 16, 2009

kız arkadaş olmak ;)


* kapıdan ancak gece yorgun argın güzel yüzünü görmeye beş dakikalığına gelebilen kız arkadaşının eline bir kadeh şarap ve yeni yakılmış bir sigara uzatıp kucaklamak, yapılmış dedikoduları özetlemek,
* koca bir pazar gününü yayıla yayıla "süper kız filmi" eşiliğinde geçirmek,
*evin içinde pijamalar ve akşamdan kalma makyaj artıklarıyla dolaşabilmek,
* tıklım tıkış bir barda sarmaş dolaş dans etmek,
* küfelik arkadaşları evlere postalayıp son bi kahve ve dedikodu için tek evde toplaşmak,
* beş dakikada evi akşamdan kalmalıktan bahar temizliği havasına çevirmek,
* börek eşliğinde king oynamak,
*birbirinin gardrobunu bilmek, yeni cicilere tezahürat etmek,
*yeni içilen kahve üstüne bi de çay demlemek,
*bir dizüstü battaniyesini de bir dizüstü bilgisayarını da aynı hevesle paylaşmak,
*kucak kucak sarılıp şlak şluk fotosunu çekmek,
*alışverişi üç saat uzatıp üstüne kahve molası vermek,
*polis çevirmesi olmasın diye bütün ara sokakları dört dönmek, düğümlenmek,
*rakı içerken son dubleyi beşe bölebilmek,
*aynı oda içinde msn'den dedikodu yapmak,
*o her aradığında oracıkta oluvermek,
*sen her aradığında oracıkta buluvermek,
*birlikte gülmek, çok çok gülmek
*ağlayanı güldürmek,
*gerekirse onun için ağlamak,
*gerekirse onunla birlikte ağlamak,
*gerekirse onun yerine ağlamak,
*birer ruju paylaşıp adam başı iki ruj karışımı sürüştürüvermek,
*aşkı hatırlamak, hatırlatmak, şans vermek, verdirmek,
*aşk acıtırsa birlikte tırmalamak, aşk ezerse dik kalmak ve dik tutmak,
*başı ağrıyana şifa olmak,
*aybaşına hazırlıklı olmak,
*avutmak, okşamak, kucaklamak, uyutmak, bakmak,takmak, takıştırmak,
*cesaretlendirmek, sormak, sormak, sormak, sormak,
*temizlemek, süslemek, giyinmek, giydirmek,
*sarmak, yuvarlamak, pişirmek, doğramak, ısıtmak, sunmak, yakmak, ütülemek, üflemek, dağıtmak, dokunmak, durmak, durdurmak, başlatmak, açmak, söylemek, dinlemek,
*sevmeyi sevmek demek...

kız arkadaş demek yalnızlığının sen istediğin ve tadını çıkardığın sürece var olması, istemediğinde asla yalnız kalıvermemek demek... kız arkadaşlığı, kadınlıkta işbölümü demek...

iyi ki varsınız kız arkadaşlar!!!

böyle çalışmak istemiyorum öyle çalışmak istiyorum!

*insanların birbirini anlamamak için çaba harcadığı
*sarf edilen her cümlenin altında binbir yılan arandığı
*yapamıyorum zorlanıyorum demenin ayıp ve aptalca olduğu
*ay ne güzel yapmışsın demenin ayıp ve aptalca olduğu
*işleri kolaylaştırırsam başkaları başarılı görünür diye düşünülen
*aman bilmemkimler çok acil istediler'cilerin bilmemkimlerden daha aceleci olduğu
*yalanların doğrulardan daha çok prim yaptığı
*insanların birbirini sevmediği, sevemediği
*kimsenin kendinden başkasına saygı ve hürmet göstermediği ama gösterirmiş gibi yaptığı
*herkesin çok iş çıkarıp çok yoruluyor göründüğü ama hiçbirşeyin ilerlemediği
*hiçbir işin işbirliği, keyif, yaratıcılıkla yapılmadığı
*yeni fikirlerin önüne takılan çelmelerin dünya kupaları kırmızı kartlar toplamından fazla olduğu
*bilmemkimler çok kızar'cıların bilmemkimlerden ödünün koptuğu
*herkesin soğuk bir gülümsemeyle baharı geciktirdiği
*birilerinin işi ters gidince diğerlerinin oh çektiği
*büyüklerin küçüklere, üstlerin astlara, asansördekilerin merdivendekilere "mob" ettiği
*kuralların ve sistemin amacın önüne geçtiği
*işleyişin hedefi şaşırttığı
*kural koyucu ve uygulayıcıların akıl ve gönüllerini evde unuttuğu
*işe, başaryıa, beceriye değil dedikoduya prim veren ve dedikodu kaynaklı verilerle eylemde bulunabilenlerin yönettiği
*sabahları kalktığınızda gülümsemenizi engelleyen yerlerde

*mutsuz, yalnız, herkese ve herşeye rağmen, kapasitemin altında, iyi niyetten uzak, güvensiz, kötü sonuçlar doğurduğunu nesiller sonra göreceğimiz eylemlere pay olarak, sırf ay sonu faturaları için ağlyarak çalışmak istemiyorum!!!

BEN ŞÖYLE ÇALIŞMAK İSTİYORUM:
*insanların birbirini ANLAMAK için çaba harcadığı
*sarf edilen her cümlenin doğrudan yerine ulaştığı
*yapamıyorum zorlanıyorum demenin doğru, takdire şayan, akıllıca ve cesurca olduğu
*ay ne güzel yapmışsın demenin doğru, takdire şayan, özel, zarif ve insanca olduğu
*işleri kolaylaştırırsam başkalarının başarıları da ARTAR diye düşünülen
*aman bilmemkimler çok acil istediler'cilerin bilmemkimler KADAR aceleci olduğu
*yalanların doğrulardan daha çok prim ASLA YAPAMADIĞI
*insanların birbirini sevdiği, koruduğu, destek olduğu
*HERKESİN kendine de başkalarına da saygı ve hürmet GÖSTERDİĞİ
*herkesin çok iş çıkarıp çok YORULDUĞU ama sonuçların tüm paydaşlarca paylaşılıp çoğaltıldığı
*HER işin işbirliği keyif ve yaratıcılıkla YAPILDIĞI
*yeni fikirlerin önünde açılan OLANAKLARIN dünya kupalarında atılan goller toplamından fazla olduğu
*bilmemkimler çok kızar'cıların bilmemkimlere kızmamayı gösterebildiği
*herkesin SICAK bir gülümsemeyle kışı bahara çevirdiği
*birilerinin işi ters gidince diğerlerinin içinin hop ettiği, ellerin bir araya gelip imdada yetiştiği
*büyüklerin küçüklere, üstlerin astlara "mob" ETMEDİĞİ
*kuralların ve sistemin amaca hizmet edebilmek adına YENİLENDİĞİ
*işleyişin hedefe odaklı yönetildiği
*kural koyucu ve uygulayıcıların akıl ve gönüllerini ve hatta büyük bilgelerin ERDEMİNİ yanından eksik etmediği
*işe, başarıya, beceriye PRİM VEREN ve dedikodu kaynaklı verilere veri bile dememeyi başarabilenlerin yönettiği
*sabahları kalktığınızda gülümsemenizi dudaklarınızın ucuna konduruveren yerlerde (TABİİ VARSA BÖYLE YERLER)

*mutlu, birlikte, herkesle ve herşeyle iç içe, el ele, kapasitemin üstünde, iyi niyetle çevrili, güvenli, kötü sonuçlar doğurduğunu nesiller sonra göreceğimiz eylemlere ENGEL olarak, gülerek ve ay sonu faturalarını unutarak çalışmak istiyorum!!!

üfff... çok istiyorum hem de!

Friday, July 4, 2008

Cesaret

Sonra bir gün gitti... Bekledim ben... Sonra geldi...Gidişiyle ilgili yazmışım yine günlüğüme bir zaman: "bir yandan kızdım duygusal bir kadın olarak, istedim ki bana öyle bir aşık olsun ki herşeyi unutsun, sadece beni sevsin beni istesin, bana dokunsun, bana baksın öyle koyu koyu siyah siyah sadece... istedim de istedim... kadın işte, hayata kızdım istediğim gibi olmuyor diye, ona kızdım istediğim gibi yapmıyor diye, kimseye söylemedim ama. Kendime de söylemedim, ona da, kozmik balıklara da... Dürüst olmadığımdan değil, bu kızgınlığım doğal olmadığından da değil, tam tersine en doğal ve ilkel dürtüm bu halin nedeni... İşte o yüzden söylemedim, bu ilkelliğin bir adım ötesine gidebilmek lazım, 30 yaşını geçmek lazım, bir de bilmek lazım mor giyebilmek için... Mor giydim o gün, hak ederek...
Bir yandan mutlu oldum, demek daha önce "sana dürüst olmak mümkün diil, ne biçim arıza yapıyorsun" diyen geçmişimin büyük adamları haklı değilmiş diye. Ben arıza yapmadığımı, karşımdakine saygı duymayı ve acıyı kendi içimde yaşamayı öğrendiğimi sanıyordum ve pek çok diğer kadın gibi davranılıyor olmasına içerliyordum çok, herhangi biri diildim ben, onlar görmüyor olmalıydı, sorun bende olmamalıydı. Değilmiş! Yapan yapıyor işte, bunun benimle ya da diğer ilkel dürtülerinin esiri kadınlarla ya da arızalarla ilgisi yok. Sana tavsiye cesur olmayan adam için acı çekme, dürüstlük yoksa hiçbişiy yok, ne aşk, ne şehvet, ne acı... Hepsi bir ilüzyon, çünkü adam gerçek değil zaten, öğrendim bunu, karşıma dürüst gerçek çıkınca öğrendim, henüz çıkmadıysa senin karşına çıkma ihtimalini düşün ve hayal ürünleriyle zaman kaybetme hiç... Bir yandan yoruldum, risk alıp sonucunu beklemek çok yorucudur. sadece beklemek bile yeterince yorucudur, çok çok yorucudur... Hatırlıyorum nasıl hissettiğimi, hayat işte...

Tuesday, November 13, 2007

Yeni ev arkadaşımız Kuli


Bu da bizim yeni kızımız, iki aydır birlikteyiz ve uzun bir ömür beraber olmayı planlıyoruz. Dali çok mutlu ve çok aşık, ben yokken artık yalnız hissetmiyor. Ben de rahatım, aklım evde kalıyor biraz ama eskisi gibi değil. Bir de kızımız o kadar iyi huylu, akıllı, o kadar laf dinler ki evin düzenini olumlu etkiliyor. Seviyoruz hepimiz birlikteliğimizi, tek sorun benim iki elimin de müsait olması gerekiyor onları sevmek için, artık tek el yetmiyor...

Monday, April 30, 2007

Beyin Temelli Öğrenme

GİRİŞ
"Başka insanlarla bir arada yaşamayı, sevmeyi, düşman kazanmayı, hangi acıların insanları yıprattığını ya da onurlu bir biçimde ölmenin anlamını, kıskançlığın yaratabileceği zararları, güçlerin nasıl dağıldığını ya da korunduğunu psikoloji ve bilim ile değil, gerçek hayat ve edebiyat ile öğreniriz. İnsan ırkı ile ilgili bu tür bilgileri ya da anlayışı kavramak için benim ya da bir başkasının Psikoloji Ders Notları yerine Kral Lear, Otello, Hamlet okumalısınız. William James’e ek olarak Henry James, Jane Austen ve Mark Twain okumalısınız. Bu insanlar bize bilim programlarında olamayacak şeylerden bahsederler. Bu bahsedilenler aynı zamanda hem bilimsel hem de insancıl (kelimenin gerçek anlamıyla) çelişki yaratır. Bilim insanlığın hizmetkarı olmalıdır, bir parçası ya da amacı değil. Bunların ikisini aynı kefeye koymak her ikisini de mahvedecektir." (Hebb,
http://blue.butler.edu/ ~bwoodruf /courses/pos/ whatpsychisabout.html)

CERVEAU - GEHIRN - CERVELLO - CEREBRO - HJERNE - OTAK – MOZEK – BRAIN - BEYİN

Yukarıda Fransızca, Almanca, İtalyanca, İspanyolca, İngilizce, Türkçe ve bilmediğim daha bir kaç dilde “beyin” yazmaktadır. Bunun nedeni aslında bu ödev konusunu bilinçli seçmemden ya da konu aktarımında ilgi çekiciliği tercih etmemden öte beyin diye adlandırdığımız hayati organımızın gerçekten gizemli ve karmaşık bir yapıda olması ve daha da önemlisi bu karmaşıklığın bizi biz yapmasıdır. Kalıtım mı çevre mi soruları hala gündemdeyken, daha pek çok soru bilim adamlarının hayatları boyunca çalışmalarına neden olurken eğitimciler de geleceğin bilim adamlarını, sanatçılarını ve “insan”larını daha yetkin, daha duyarlı bir noktaya taşıyabilmek için öğrenme sürecini kavramaya ve yönlendirebilmeye çalışmaktadırlar. Bu ödevi hazırlarken karşılaştığım pek çok bilgiye ve bu bilgilere ulaşım sürecine hayranlık duydum. Ancak diğer yandan şu ana kadar elde edilen bilgilerin aslında elimizde olması gerekenden ne kadar az olduğunu ve daha yolun başında olunduğunu da fark ettim. Yine de öğrenme sürecini organize eden, yöneten ve karar vermemizi sağlayan beyin ile ilgili araştırma sonuçlarını göz önünde bulundurmanın bu zorlu yolda az da olsa öğretmen ve eğitimcilere ipuçları vermekte olduğuna inanıyorum. Eğer karşımızdaki “talebe”nin (öğrenmeyi talep eden) doğal içgüdüsü olan öğrenme ihtiyacını ve sürecini yakından tanırsak uygulamaların da daha etkin ve verimli olacağına inanıyorum.

Aşağıda karşınıza çıkacak olan konu başlıklarında öncelikle beyin araştırmaları ve insanlığın beyne olan merakının geçmişi, beynin genel özellikleri ve öğrenmenin hücresel ve/veya kimyasal süreci bulunmaktadır. Beyin araştırmalarından destek alan Howard Gardner ve Çoklu Zeka Kuramı, Daniel Goleman ve Duygusal Zeka Kuramı gibi kuramlardan ziyade Caine ve Caine, Jensen gibi faklı yaklaşımlara ve bu yaklaşımların öğretim uygulamalarındaki etkilerine yer verilmiştir. Tüm bu yaklaşımlar ve beyin araştırmaları, bizlere kesin bir formül sunmaktan elbette çok uzaktır ancak amaçları aynıdır; öğretim faaliyetleri, ortamları, içeriği ve yöneticiliğini öğrenenin kavrama ve anlamlandırma sürecini daha etkili ve verimli bir şekilde geçirmesini sağlamak. "Eğer bir çocuk sizin öğrettiğiniz şekilde öğrenmiyorsa, o zaman siz onun öğrendiği şekilde öğretmelisiniz" (Rita Dunn, Anne Bruetsch's Multiple Intelligences Lesson Plan Book http://www.brainconnection.com/topics/ ?main=fa/mult-intelligence-class5)

Beyin Araştırmalarının Geçmişi (Greenfield, Susan; İnsan Beyni, 2000, 7-40)
Yunanlılar, özü anlaşılamayan ve sırlarla dolu bir madde olan beyinin ruhlar için en uygun yer olduğunu düşünüyorlardı. Ölümsüz ve kutsal “ruh” beynin ona sağladığı gri renkli sessiz ve uzak yuvada bireyin yaşamı boyunca kalıyor, şu an bizim beyne atfettiğimiz bilinç, zihin, kişilik, bellek vb. tüm fonksiyonlar ise kalp tarafından yürütülüyordu.

Croton’lu Alkmaion, milattan önce gözlerden beyne doğru uzanan gerçek bağlantıların varlığını gösterdiğinde bu bölgenin düşüncenin merkezi olduğunu iddia etti, bu iddia Mısırlı iki anatomi uzmanı olan Herophilus ve Erasistratus’un buldukları vücudun her yerinden beyne giden bağlantıları (sinirler) da açıklıyordu.

Yunanlı hekim Galen (MS 129-199) beynin en dayanıksız, narin olan ve çıplak gözle görülebilen beyin-omurilik sıvısının ruhun yuvası olduğunu düşünüyordu, çünkü artık beynin kendisinin başka fonksiyonları olduğu ortadaydı.

17.yy.da Marcello Malpighi ve benzerleri beyinin kocaman bir salgı bezi gibi homojen biçimde işlev gördüğüne inanıyordu. Onlara göre beynin işlevleri farklı bölümlerine yayılmıyor, tek bir bütün olarak çalışıyordu ve beynin bir kısmı çıkarıldığında işlevler yavaşlıyor ya da azalıyordu. 1758 yılında Franz Gall, bunun tam tersine beynin oldukça özgül işlevlere ayrılan keskin hatlı bölümleri olduğunu ortaya koymaya çalıştı. Analizlerinde bir tür şapka kullanıyordu, kafatasına geçirildiğinde, yüzeydeki tümsekler nedeniyle hareketli iğnelerin bir kısmı yerinden çıkıyor ve yukarısındaki kağıtta delikler açıyordu. Kağıt üzerinde oluşan desen bireyin karakterine ilişkin bir belge niteliğindeydi. Çalışmalarında 27 karakter özelliği bulduğunu iddia etti, bu özelliklerin aslında insan zihninin daha karmaşık nitelikleri olduğu sonradan anlaşıldı; üreme içgüdüsü, bağlılık, dostluk, savunma içgüdüsü, kurnazlık, zalimlik, olgu ve nesnelere yönelik bellek, mekansal ilişkiler sezgisi, öngörü, mekanik algı, düşünce derinliği, mizah vb.

1861’de Fransa’da Paul Broca, konuşma yeteneği olmayan bir adamı inceledi ve bir kaç yıl sonra Carl Wernike (Avusturya) farklı bir konuşma sorunu keşfetti ve tüm bunlar üst üste geldiğinde konuşma merkezinin tahmin edildiği gibi tek bir bölge olmadığı fark edildi.

1890’larda İngiliz nörolog John Hughlings-Jackson beynin bir hiyerarşiye göre düzenlendiğini savunuyordu. En ilkel dürtüler, basitten karmaşığa doğru yapılanmışlardı. (Freud’a benzer; id’in dürtülerinin, süperego’nun vicdanı tarafından kontrol altında tutulan ego (bilinç) tarafından dizginlendiği) 1940-50’lerde Paul MacLean üç kattan oluşan beyini keşfediyordu. O’na göre beyin, en ilkel “sürüngen” (omurilik sapı, içgüdüler), daha gelişmiş “eski memeli” (limbik sistem, saldırı, seks vb. duygusal) ve en karmaşık “yeni memeli” (korteks, rasyonel düşünce) olarak üç bölümden oluşuyordu.

Prefrontal korteksin (bizi insan olarak ayıran en önemli fark denebilir) işlevlerine dair ilk ipucu ise 1848’de Vermont’ta bir kaza sonucu elde edilmiştir. Bir demiryolu işçisi olan Phineas, dinamit patlatırken bir kaza sonucu kullandığı demir çubuk kafatasının sol tarafını delip geçti, Phineas kurtuldu ancak prefrontal korteksi ciddi biçimde zedelendi. Yarası iyileştikten sonra hiç etkilenmemiş görünen Phineas, hareket edebiliyor ve hayatına devam ediyordu. Ancak bir süre sonra insanlar; dost canlısı olan, işbirlikçi ve sevecen Phineas’ın yerine kibirli, inatçı, kimseyi umursamayan kaba bir adam geldiğini fark ettiler. Bu ve benzeri pek çok vakanın ışığında lökotomi tekniği ile 1960’lara kadar depresyon, anksiyete, fobi ve saldırganlık gibi yoğun tepkilerin tedavisinde pek çok insana müdahale yapıldı. Ancak ameliyat sonrası daha sofistike bilişsel sorunların ortaya çıktığının fark edilmesi ile ilaç yöntemi üzerinde durulmaya başlandı.

1970’lerde X ışınlarının kullanılmaya başlaması, 1980 başından itibaren de CAT (computerized axial tomography) tekniklerinin kullanılmaya başlaması, tümör vb. anormalliklerin incelenmesini ve araştırmaları hızlandırdı. Beyinin çeşitli aktiviteler sırasında ne kadar enerji harcadığını, aktivite bölgelerini PET (Pozitron Emisyon Tomografisi) tekniği ile oksijen ve glikozu takip edip izleme olanağı bulundu. MEG ise elektrik akımı ile faaliyetleri ölçüyordu. Bir başka görüntüleme tekniği olan MRI (Manyetik Rezonans Görüntüleme) ile artık bir adım daha ileri giderek herhangi bir enjeksiyon yapmadan, belli bir anda neler olduğunu daha güvenilir biçimde yansıtma imkanına sahibiz.

Beyin Araştırmaları Bize Nasıl Bilgi Sağlar?
Beyin araştırmaları herhangi bir strateji ya da yöntemin iyi bir sınıf stratejisi olduğunu kanıtlamaz, örneğin işbirlikçi öğrenmenin doğru olduğunu. Ancak bu ve benzeri yöntemleri destekleyebilir ya da elimine edilmesini sağlayabilir. Bazı yöntemlerin neden daha etkili olabileceğini açıklayabilir. Peki bunun için neleri kullanır?

fMRI ile çalışan/öğrenen beyin faaliyetlerini, bireye zarar vermeden ve o anda izler,
HAYVANLAR (tavşan, köpek, fare, maymun vb.) ile hem doğal hem de laboratuvar ortamında gözlem ve deneyler yaparak geniş bilgi kaynağı sağlar,
EEG ve MEG (Elektrik akımı çizelgeleri) ile problem çözme sırasındaki beyin faaliyetlerini, akım ve elektrik düzeyini ölçer,
KLİNİK ÇALIŞMALAR (gönüllüler ve hastalar) ile çok uzun zamandır tutulmakta olan düzenli kayıt ve takipler, akla gelmeyecek kazalar sayesinde tahmin edilmesi güç yan etkiler, aksaklıklar vb. kayıtları, sağlıklı insanların gönüllü olmasıyla yapılan gözlemler, deneyler vb. ile bilgi sağlar,
OTOPSİ ile ağırlık, gelişim süreci ve benzeri durumların kıyaslamasını yapar (Örneğin California Üniversitesi’nde nörolog Prof.Bob Jacobs okul hayatında daha aktif olanların daha çok ve daha karmaşık dendrit yapılarına sahip olduklarını kanıtlamıştır.)(Jensen, 1998).
PET (Positron Emission Tomography) ile kimyasal hareketleri tesbit eder.

Beyin ile İlgili Temel Bilgiler
İnsan beyin hücreleri (nöronlar), ana rahmine düştükten sonraki üç hafta içerisinde gelişmeye başlar ve diğer tüm hücrelerden hızlı bir biçimde çoğalırlar. Bunların çoğu, karmaşık bir genetik programlama ile beynin belli bölgelerine yerleşerek refleksleri, iradi beden hareketlerini, algılamayı, dil ve düşünmeyi yönetecek alt sistemleri oluştururlar. Nöronların bir kısmı birleşmeyi başaramaz ya da daha sonradan hiç kullanılmaz ve zayıflar ya da yok olurlar. Bu gelişim doğumdan sonraki bir yılın sonuna kadar devam eder. Aynı zamanda, nöronları besleyen ve bir arada tutan gliyal hücreler (tutkalımsı) oluşmaya başlar. Tüm bunlar yaşam boyu kullanılacak zekanın hammaddelerini oluşturur(Healey, Çocuğunuzun Gelişen Aklı, 1997, 30-33).

Beyin araştırmaları tarihinde önemli katkılarıyla adı geçen Paul MacLean’e göre, beyin üç katmandan oluşmaktadır. Bunların ilki “sürügen” beyin olarak adlandırılan, besin aramak, kendini korumak, yaşam alanı belirlemek ve toplumsal gruplar oluşturmak gibi içgüdüsel davranışları üreten katmandır. Bilinç düzeyinin altında olan bu eğilimlerin değiştirilmesi zordur. Eğer sürüngen beyin tehdit altında olduğunu hissederse öğrenmesinde engeller ya da bozukluklar oluşabilir, bu nedenle güvenli bir ortamda olmak ve öncelikli ihtiyaçların (yemek, uyku gibi) giderilmiş olması önemlidir(Greenfield, İnsan Beyni, 2000, 21).

Sürüngen beynin üstünde yer alan limbik sistem duygu ve motivasyon alanıdır ve “memeli” beyni olarak adlandırılır. Bu sistem sürekli ürettiği hormonlar ile dürtüleri (hormonlar, cinsellik, duygular) ve belleğin bazı yönlerini kontrol eder ve daha önemlisi dikkati düzenlemede önemli rol oynar. Olumlu bir duygusal ortam yaratmak ve öğrenenin duygularını dışa vurmasını sağlamak, seçimler yapmasını teşvik etmek bu nedenle önem taşır.

En üst katman olan “insan” beyni (korteks), altı sinir hücresi (nöron) katmanından ve destek dokusu sistemlerinden oluşur. Doğum sırasında bu yüzey düzdür ve zamanla mesajların hücreden hücreye taşınması için nöron patikaları oluşmaya başlar ve deneyim ile yaşam boyu bu patikalar şekillenmeye devam eder. Bu katman bizi insan yapan düşünme, analiz, sentez, uzun süreli bellek gibi üst düzey bilişsel fonksiyonları barındırır(Healey, Çocuğunuzun Gelişen Aklı, 1997, 38-39).

Beyin doğum sırasında yaklaşık bir milyar hücreye sahiptir, ancak bu nöronların algılama, düşünme, konuşma, hatırlama gibi görevlerini yerine getirecek sistemler halinde örgütlenmesi gerekir. Yaşamın ilk iki yılı bu örgütlenme için gereklidir. Bu süreçte nöronlar dışarıdan gelen uyarıcılara tepki verirken komşu hücrelere yeni fiziksel bağlar sağlayan mesajlar gönderir (elektrik/kimyasal) ve aktarma sistemleri oluşur.

Nöronların her birinde çekirdek bölüm dışında, dendrit adı verilen kılcal iletişim ağları ve boyu değişen (1-2 mm.’den 1 m.’ye kadar), ileriye doğru uzanan akson bölümü vardır. Her nöron dendritlerin yardımıyla başka bir nöronun aksonundan gelen mesajları algılar, kendi içinde elektrik akımı olarak geçirip akson boyunca ilerletir ve aksonun ucunda bulunan sinaps boşluğuna bırakır, burada kimyasal bir süreç başlar ve bir diğer nöron mesajı buradan alır. Sinaps bağlantılarının kullanım sıklığı ve şekli öğrenmeleri oluşturur, nöronlar arası bağlantılar ve patikaları şekillendirir(Healey, Çocuğunuzun Gelişen Aklı, 1997, 39).

Aşağıda verilmiş olan şekilde bir nöronun dendritleri ile bir diğerinin sinapsı arasında öğrenme sırasında oluşan etkileşim gösterilmektedir. Donald Olding Hebb’e göre (1949) iki nöron arasında başlayan bir etkileşim sık sık tekrar edilir ve hücrelerden biri diğeri tarafından sürekli tetiklenirse, hücrelerden biri ya da her ikisinde büyüme veya metabolik bir değişim sözkonusu olur. Bu durum bir sonraki uyarıcı veya benzeri etkileşimde daha yoğun bir bağ kurulmasını sağlayacaktır. İşte öğrenme, bu bağların birbirleriyle organize biçimde ilişkilenmesi ve bir anlamda nöronların beyinde otoyollar oluşturmasıyla oluşur (
http://www.konnections.com/lifecircles/ Hebb.htm).

Nöronlar, işlevleri ve özelleştirilmiş yapılarına göre çok farklı şekil ve büyüklüklerde olabilirler. Ancak tüm nöronlar aynı mantık ile işlerler ve birbirlerini temsil edebilirler. Buna ek olarak bizim nöronlarımız bir kedi, yunus ya da tavşanınkiyle aynı görünür (http:// serendip.brynmawr.edu/bb/kinser/ Nerve8.html). Yeni doğduğunda bebeğin nöronları olgunlaşmamış iken, yaşam boyu deneyimler ile şekillenen, bir anlamda özelleştirilen ve olgunlaşan nöronlar bizi biz yapan sistemleri oluştururlar.

Nöroloji alanında yapılan araştırmalar, beyinin içeriden dışarıya ve arkadan öne doğru olgunlaşırken daha karmaşık işlevler üstlenen bağlantı sistemlerinin örgütlendiğini göstermektedir. Buna göre beyinde önce refleksleri ve temel motor koordinasyonu sağlayan beyin sapı yapıları oluşur, daha sonra beyincik ve iç kulaktaki denge mekanizmalarıyla ilişkili geçit sistemi gelişir. Limbik sistem ve diğer kabuk altı alanlar doğumdan sonra gelişmeye devam eder, ancak esas faaliyet beyin kabuğunda gerçekleşir (korteks). Olgunlaşma sırasına göre loblar (ana alanlar) şöyle sıralanabilir; artkafa lobu (görme), yankafa lobu (dokunma ve mekansal algılama), şakak lobu (işitme ve dil), alın lobları olan motor kabuk (bedensel hareketlerin plan ve kontrolü) ve önalın lobu (akıl yürütme, bellek, özdenetim, dikkat, planlama, yargılama). (Healey, Çocuğunuzun Gelişen Aklı, 1997, 46-49).

Buna ek olarak bedenin hareketler için de yapılanması gerekmektedir. Üretilen hareket ne kadar kesinse, beyinde ona ayırılan yer de o kadar büyük olacaktır. Bu nedenle sırtın ortası gibi çok fazla temsil özelliği olmayan bölümlere kıyasla, ellere ve ağıza (konuşma, yeme, tat vb. karmaşık pek çok özellik nedeniyle) motor kortekste çok daha fazla yer ayrılmıştır. Aşağıdaki resim, insan vücudunun hareketle ilgili her bir bölümü için kortekste ayrılmış olan alana uygun olarak yeniden yapılandırılmasını temsilen İngiliz Doğal Tarih Müzesi’nde bulunan modele aittir (Greenfield, İnsan Beyni, 2000, 45).

Vücudumuzun özellikleri ve işlevinin yanısıra bilişsel tüm aktiviteler için de beyin benzer bir yapı göstermektedir. Örneğin dil becerisi (duyma, anlama, okuma, kelime üretme vb.) için beynin çeşitli bölümlerinde farklı özellikler, aynı anda aktive olabilir. Aşağıdaki şekilde beyinin aynı konuda farklı işlemler yaparken çekilen fMRI görüntüleri verilmiştir. İlk şekil, kelime söylerken beyinin aktif olduğu bölgeyi göstermektedir. Bir sonraki şekilde ise uygun bir durum için kelime bulma, yaratma sürecinde aktif bölgelerin çok daha zengin ve farklı olduğunu görmek mümkündür. Üçüncü şekilde kelimeleri görürken, son resimde ise duyarken aktif olan bölgeler gösterilmektedir. Bu ve benzeri tekniklerle elde edilen bilgiler de bize beynin pek çok işlevi aynı anda ve farklı bölgeleri aktive ederek gerçekleştirdiğini kanıtlamaktadır.

İnsan beyni çok boyutlu işlem yapan ve sürekli gelişen bir yapıya sahiptir ve bir başka özelliği de sağ ve sol yarıküre olarak ayrılmasıdır. Bu konuda ilk araştırmaları yapanlar Roger Sperry ve Joseph E. Bogen’ın edindiği ilk bilgiler rahatsızlıkları nedeniyle (örneğin şizofreni) iki yarı arasındaki iletişimin kesildiği hastalardan elde edilmiştir. İnsan beyni sağ ve sol olarak iki yarıküreye ayrılır ve iki kürenin arasında köprü görevi gören “corpus callossum” saniyede milyonlarca mesajın gidip gelmesini sağlar. Her ne kadar görünüm olarak birbirine benzese de beynin iki yarısı da farklı işlevler üstlenmekte ve özellikle öğrenme sırasında sürekli etkileşim içerisinde koordine olarak çalışmaktadır. Örneğin sol yarıküre konuşmayı gerçekleştirir, ancak bu konuşmanın ses tonu ve vurgusuna karar veren sağ yarıküredir. Vücudun sağ yarısını (göz dahil) sol yarıküre yönlendirirken, sol yarısını ise sağ yarıküre yönetmektedir. Bu nedenle öğrenme ortamları ve etkinlikleri sadece sol ya da sağ yarıküre odaklı olmamalı, her iki yarıküre için de ideal olanakları içermelidir(Tse, Beyin Temelli Öğretim ve Etkileri, 2002).

İlgi Çekici Gerçekler
Bazı Hayvanların ve İnsanın Beyin ve Vücut Ağırlıkları (
www.mste.uiuc.edu/ malcz/DATA/BIOLOGY/Animals.html)
· İnsan beyninin ortalama nöron sayısı = 100 milyarAhtapot beyninin ortalama nöron sayısı=300 milyar
· Ortalama bir beyinin ağırlığı 1400 gramdır, Kuhlenberg (1973) yaptığı bir araştırmada beyin ağırlığı ile entellektüel kapasite arasında istatistiksel bir korelasyon ortaya çıkarmış ancak kaydedilen en ağır beyinin (2850 gr.) zeka özürlü bir epilepsi hastasına ait olduğu fark edilmiştir.
· Beynin yüzeyi çok geniştir ve kendi içine kıvrılarak genişler, ortalama bir insan beyni açılırsa 1.5 metrekare kadar yer kaplar.
· Ana rahminde nöronların çoğalma ve gelişme oranı= 250.000 nöron/dakika
· Nöronun çapı= 4 ila 100 mikron (1 mm. = 1000 mikron)
· En uzun nöron aksonu = 15 feet (Yaklaşık bir zürafanın ayağından boynunun üstüne kadar)
· Bir nörondan geçen sinyal hızı = 1,2 ila 250 mil/saat (Yaklaşık 400 km./saat)
· Bir insan beyninde, Samanyolu yıldız kümesindeki yıldızlardan daha fazla nöron vardır.
· Beynimizdeki tüm nöronları birbirine ekleyerek dizseydik ne kadar uzun olurdu? 1 nöronun yaklaşık 10 micron uzunluğunda olduğunu varsayarsak (farklı boylarda olabilirler) 100 milyar nöron: 100,000,000,000 nöron x 10 mikron= 1000 km ya da yaklaşık 600 mil. (
http://serendip.brynmawr.edu/bb/kinser/ Nerve8.html)
· İnsanlar yetişkin olduktan sonra da (72 yaşında bile) yeni beyin hücreleri yaratabilir ve geliştirebilir. (
www.emporia.edu/ sleme/ed743xe.html)
· Aktif bir hücre yaklaşık 20 kadar dendrit büyütebilir ve böylece bilgi depolayabilir (bir ağacın dalları gibi görünür).
· İnsan beyninin %80’i sudan oluşur, dehidre oldukça beyin işlevini yitimeye başlar.
· Hareket, tüm beyin seviyelerini birden kullanmamıza neden olan tek aktivitedir ve genç öğrenenlerin sağ ve sol yarılarını aynı anda kullanmasını sağlar.
· Öğretmenlerin öğrencilerinin ilgisini çekmek için sadece 18 saniyesi vardır. (
www.nauticom.net/www/cokids/brain.html)

Beyin Araştırmalarından Öğrenme Üzerine Ortaya Çıkanlar
Zeka, deneyimin yarattığı bir fonksiyondur, sadece genetik bir özellik değildir. Hepimizin kullandığı en az yedi farklı zeka türü vardır ve her biri için beynimizin farklı bölgelerini kullanırız. Akıl, patika ve yol arayan bir araçtır, gelen veriyi bu yolla işler, değerlendirir ve anlam çıkarır. Eğer gelen veri işimize yaramayacaksa, başka kavramlarla ilişkilendirilmemişse ya da ilgimizi çekmeyi başaramıyorsa, yani bir amacı yoksa kullanılmaz ve yok olur. Kişiliğin ve duyguların öğrenme üzerinde etkisi büyüktür, çünkü onların etkisiyle bilgiyi alır, organize eder, hakkında kararlar verir ve diğerleriyle etkileşime geçeriz. (Leslie Hart, Human Brain and Human Learning, http://www.atozteacherstuff. com/stuff/brain.html)
Caine ve Caine’e göre (1997), öğrenme için üç şart gerekmektedir. İnsan beyninin kullanımını en etkin hale getirmek demek; beyinin yeni bağlantılar kurmak için sınırsız olanaklarını kullanabilmesini sağlamak ve bu süreci en yüksek seviyeye ulaştırabilmek için gereken koşulları anlayabilmek demektir. Bu nedenle de karmaşık ve etkili öğrenmeler için üç interaktif ve sonuna kadar destekleyici öğe olmalıdır: "Huzurlu ama tetikte olmak (relaxed alertness)", "organize ve uyumlu yoğunlaşma (orchestrated immersion)" ve "aktif bir şekilde işleme tabii tutmak (active processing)". Huzurlu ve güvenli bir ortam olmasını sağlamak, aynı zamanda meydan okumayı da destekleyecek olanaklar yaratmak öğrenme için gereklidir. Aynı şekilde öğrenenin çok yönlü, karmaşık, özgün ve gerçek deneyim yaşaması, bu deneyimin organize edilmiş olması öğrenmeyi olumlu etkileyecektir. Bir başka öğe ise deneyimin öğrenen için öğrenmenin ve anlamlandırmanın merkezinde olmasıdır.(http://www.brainconnection.com/topics/ ?main=fa/neuroscience-education)

Beyin araştırmalarının sonuçlarının gelecekte daha ileri teknoloji ve yeni olanaklarla pek çok bilinmeze ışık tutacağı ve insan sağlığının ötesinde eğitim dünyası için de büyük fayda sağlayacağı yadsınamaz. Şu anda nöroloji henüz emekleyen bir bebek olarak tabir edilmekte olmasına karşın pek çok kuram, metod ve stratejiye destek olmaktadır (Greeenfield, İnsan Beyni, 2000, 155). Bunların başında Howard Gardner’ın Çoklu Zeka Kuramı, Daniel Goleman’ın Duygusal Zeka Kuramı ve Caine ve Caine’in Beyin Temelli Öğrenmede 12 Prensibi gelmektedir. Bu çalışmada Caine ve Caine’in beyin araştırmalarının bulgularından yola çıkarak oluşturdukları ve nöroloji biliminin bulgularını tercüme ederek, özellikle eğitimcilerin kullanımına kazandırmayı, böylece eğitim faaliyetlerinin etkinliği ve verimliliğinin artırılmasını amaçladıkları 12 Temel İlke ve Uygulamaları üzerinde durulacaktır.

Beyin Temelli Öğrenme Prensipleri
Beyne-dayalı öğrenme, izlenecek bir reçete sunmaz; ancak karar vermemizde beynin doğasını göz önünde bulundurmamızı söyler. Beyin hakkında bildiklerimizi kullanarak daha iyi kararlar verebiliriz; daha çok öğrenene erişebiliriz. Kısaca, beyin temelli öğrenme, beyni anlayarak, onun yapı ve işlevlerini gözönünde bulundurarak öğrenmeyi düzenlemedir (Jensen, 2000). (Aktaran: Filiz Eyüboğlu, Beyne Dayalı Öğrenme, 2002)

Nöroloji ve beyin araştırmalarından yola çıkarak oluşturulan ilkeler olarak beyin temelli öğrenme ilkelerinin dayandığı nokta beyinin nasıl işlediği ve insanların öğrenmeyi nasıl gerçekleştirdiğidir. Öğrenme ortamları ve olanakları beynin uyarıcıları alma, işleme ve kaydetme sürecini destekleyecek şekilde düzenlenirse öğrenmelerin daha etkili ve kalıcı olacağı bir gerçektir (Caine ve Caine, 2000). Buna göre oluşturulan 12 prensip şöyle sıralanabilir:
1. Beyin paralel çalışan bir işlemcidir:
Düşünceler, önseziler, kişilik özellikleri ve duygular eş zamanlı olarak işler ve bilginin diğer formları ve çeşitleriyle etkileşim içerisindedir. Iyi bir öğretim ortamı bunu gözönünde bulundurur, bu nedenledir ki öğretmen öğrenmenin orkestra şefidir.
2. Öğrenme bütün fizyolojiyi kapsar:
Öğrenenenin fiziksel sağlığı (uyku ihtiyacı, açlık durumu vb.) beyini etkiler, bu da o anki ruh halini, motivasyonunu ve yaklaşımını etkiler. Fizyolojik olarak belirli döngülerimiz vardır, bir gece boyunca hiç uyumayan bir genç, ertesi gün yeni bilgiler almaya açık ve hazır olamayacaktır. Yorgunluk, açlık vb. her türlü fiziksel durum hafızayı, beyini ve dolayısıyla öğrenmeyi etkiler.
3. Anlam arama doğuştan gelen bir özelliktir:
Hepimiz doğuştan anlamlandırma ve kavrama çabası ve ihtiyacı içindeyizdir. Bu prensibin ana nedeni hayatta kalma çabasıdır. Beynimiz tanıdık olan uyarıcıları otomatik olarak algılarken aynı zamanda yeni uyarıcıları da alır ve işlemden geçirir. Bu nedenle öğrenme ortamının güvenli, dengeli, tutarlı ve tanıdık hale getirilmesi öğrenmeye odaklanmayı kolaylaştıracaktır. Ancak aynı zamanda merak, keşif ve meydan okuma için gerekli olanaklar tedarik edilmeli ve öğrenenlere hem heyecanlı, hem anlamlı hem de çok çeşitli seçenekler sunulabilmelidir.
4. Anlamlandırma arayışı “şemalar halinde organize etme” (örüntüleme) ile ortaya çıkar:
Edinilen bilgiler beyinde organize edilir, düzenlenir, gruplanır ve sınıflanır. Beyin anlamsız ve ilişkilendirilmemiş bilgi parçalarını, kalıpları ve örnekleri reddeder ve gelen bilgileri anlamlı bağlar (şemalar) kurarak depolamak için çaba gösterir. Organize edilmiş, ilişkilendirilmiş bağları (şemaları) kırmak ya da değiştirmek zordur, pek çoğumuz olgunlaşana kadar şemalar oluşturmaya devam ederiz ve hayatımızın geri kalanında bu şemalardan yola çıkarak kararlar alır, yaşamımıza devam ederiz. Öğrenmede en ideal işlem bilgiyi beynin kendi şemalarını oluşturabileceği şekilde sunmak ve ona hazır şemaları empoze etmeye çalışmamaktır. Beyinin bilgi depolama kapasitesi, uygun şemalar oluşturması sağlandığı sürece çok geniştir.
5. Örüntülemede (şemaları oluşturmada) duygular önemli rol oynar:
Beyin araştırmalarının sonuçları her ne kadar tersini gösterse de yıllardır kullanılmaya devam eden duyuşsal, bilişsel ve psikomotor alanlarının birbirinden ayrıldığı düşünülmektedir. Oysa beyinde bu faaliyetler birbirinden ayrı bölgelerde değildir, duyguları bilişten ayırmak mümkün olmamaktadır. Bu özellikler etkileşimli bir ağ yapısı taşımaktadırlar. Herşeyin içerisinde biraz duygu da vardır, hatta pek çok beyin araştırmacısı, hafızanın duygular olmadan varolamadığına dikkat çekmektedirler. Öğrenmemizi, yaratmamızı ve üretmemizi sağlayan, bizi güdüleyen de duygularımızdır. Insan olarak bizim için önem taşıyan duyguları anlamak için çaba harcamalı ve onları kabullenmeliyiz. Duyguların bir başka önemli özelliği birbirimizi desteklememiz, sosyalleşmemizdir. Birbirimize ve sosyal aktivitelere ihtiyaç duyarız ve duygularımız olmazsa tüm bunları gerçekleştiremeyiz.
6. Her beyin parçaları ve bütünü aynı anda hem görür hem de işler:
Caine ve Caine’e göre yarıküreler birbirinden farklı özellikler göstermektedir ancak sağ ya da sol beyin faaliyetleri üzerine ayrı ayrı öğretim programları geliştirmek doğru değildir, çünkü her iki yarıküre aynı anda ve etkileşimli bir ağın parçaları olarak işlemektedir ve sadece öğrenirken değil, hayatımızın her anında bu iki yarı birlikte çalışmaktadır. Beyin araştımalarının bulgularından çıkarılması gereken en önemli mesaj etkinliklerde her iki yarıkürenin de aktif katılımını sağlayacak olanaklara gerek olduğudur.
7. Öğrenme hem odaklanmış dikkat hem de ikincil (çevresel) algılama gerektirir:

Bir sınıfın ya da odanın ikincil mesajları öğrenmede önem taşır. Özellikle çocuklar, doğaları gereği herşeyden ve her yerde öğrenirler. Beynimiz öğrenilen objeye odaklanır, ancak algıladığımızı fark etmesek bile her uyarıcı beynimize ulaşır. Örneğin soğuk/sıcak hava, dışarıdan gelen kuş sesi, gri duvarlar, beyaz soluk ışık gibi. Özellikle yaşamın ilk yıllarında tüm deneyim böyle oluşur. Bu nedenle çevre çok önemlidir. Eğer sınıfta öğrenilen her hangi bir şey öğrenciler tarafından “dışarıda” yani başka bir mekan/amaç/durumda kullanılmazsa bu öğrenme durur, yaratılmış bağlantılar zayıflar. Bu nedenle öğrenme ortamları, çevreleri değişebilmeli ve zengin olanaklar sunmalıdır.
8. Öğrenme hem bilinçli hem de bilinçsiz süreçleri içerir:
Bilinçli bir biçimde anladığımızdan çok daha fazlasını öğreniriz. Ikincil olarak gelen pek çok uyarıcı beyne biz farkında olmadan ulaşır ve bilinçdışı bir etkileşime girer. Tam da bu nedenle öğrenenlerin sadece anlatılan ile değil deneyim ile öğrendiğini söyleriz. “Aktif işleme” olarak adlandırdığımız bu süreç öğrencilerin neyi ve nasıl aldıklarını gözden geçirmelerini ve kişisel anlamlandırma ile öğrenme sürecinin kontrolünü almalarını sağlar. Anlam her zaman yüzeyde, ulaşılabilir olmayabilir. Öğretmen olarak bir öğrenciye ulaşamadığınızı düşünüyor olabilirsiniz ancak yıllar sonra başka bir yer ve anda aynı öğrenci “şimdi anlıyorum” diyebilir, siz hala bu öğrenmenin bir parçasısınızdır ancak artık orada değilsinizdir.
9. Bellek sistemi en az iki türdür; alansal ve ezbersel:
Alansal bellek sistemi (otobiyografik sistem) devir, prova gerektirmeyen ibr sistemdir, anlık deneyimleri kaydeder ve hatırlamak için çaba harcamamız gerekmez. Bu sistem, hayalgücü ya da yaratıcılık gerektirmez, hazır bulunan veriyi alır, işler ve kullanmak zorunda değildir. Yaşantıları, deneyimleri üç boyutlu alanlara yerleştirir ve zamanla gelişir. Bu sistemle öğrenciler ceza ya da ödül ile güdülenirler, örneğin bir öğretmenin, başarınız karşısında tüm öğrencilerin önünde size verdiği bir ödülü hatırlamak için çalışmanız gerekmez.
Ayrı ayrı öğrenilen olguların, kavramların ve becerilerin ise alıştırma yapılarak, tekrarlanarak hatırlanır hale gelmesi gerekir. Ezbersel bellek, bir kısmını bilgi depolamak için kullanır. Yeni öğrenmeler daha önceki öğrenmelerden ne kadar farklıysa ezber ve tekrar da o kadar gereklidir. Okul sistemimizin bu belleğe daha bağlı olduğu bir gerçektir. Ezber bazı durumlarda gereklidir ancak birbiriyle ilişkilendirilmediğinde öğrenmeyi engelleyebilir.
Öğrenmenin öğrenen tarafından bilginin alınması, ilişkilendirilmesi ve yeni nöron bağları kurması olduğu düşünülürse, sadece ezbersel belleğe güvenmek öğrenmenin gerçekleşemeyeceği anlamına gelmektedir.
10. Beyin, en etkili ve iyi olarak olgular ve beceriler doğal mekansal belleğe yerleştiğine kavrar ve hatırlar:
Alansal bellek iyi organize edilmiş ve yönetilmiş, yaşamın içinden deneyimlerle, düşük tehdit ve yüksek rekabet ortamı içeren öğrenmelerle harekete geçer ve faal olur. Bu nedenle gerçek yaşantılar, geziler, drama, öyküleme, metafor ve gösterimler önem taşır. Bu konuda en iyi örnek ana dilimizi öğrenme sürecimizdir, küçük yaşta gerçek deneyimlerle, dinleyerek ve konuşarak dili, sembolleri ve anlamlarını ilişkilendirir ve kullanırız.
11. Rekabet (uğraştırıcılık) öğrenmeyi geliştirirken tehdit (tehlike) geriletir:
Özellikle sınıf ortamında karşılaştığımız “düşüş”ler öğrenenin tehdit altında ve çaresiz hissetmesinden kaynaklanır ve öğrenmeyi zedelediği gibi performansı ve motivasyonu da düşürür. Hipokampus olarak adlandırılan ve limbik sistemin bir parçası olarak kulaklarımız ile burnumuzun çakıştığı hizaya denk gelen, beyninmizin orta kısmında bulunan kısım, diğer bölgelere göre stres ve tehditleri çok daha hassas biçimde algılar ve salgıladığı hormonlarla beynin kapasitesini ve o andaki faaliyetini azaltma yetkisine sahiptir. Örneğin ciddi bir kaza anında bizi şoka sokan ve daha sonra yaşamış olduğumuz korku ve acıyı hatırlamamamızı sağlayan da bu bölümdür. Bu bölümün aynı zamanda belleğimizde yeni anılar yaratmada da önemli bir rolü vardır. Bu nedenle de güvenli bir ortamda ancak rekabete açık bir durumda yeni bağlantılar için maksimum olanak sağlar ve böylece etkili öğrenmeyi destekler.
Buna bağlı olarak öğrencilere güvenli bir ortam yaratmak, rahatlama egzersizleri ve benzeri aktivitelere katmak ve daha önemlisi öğrencilerin; öğrenmenin zaman alan, sabır gerektiren bir süreç olduğunu, her bireyin kendi ritmi olduğunu kavramalarını sağlamak gerekmektedir.
12. Her beyin tek ve eşsizdir:
Benzer bir sisteme sahip olsak da her beyin, farklı deneyim, duygu ve içgüdü işlevleri ile farklı bağlantılar kurar ve eşi yoktur. Herkesin dünyayı farklı algıladığını, olaylar karşısında farklı tepkiler verdiğini ve farklı stillerle öğrendiğini kavramak ve buna göre etkileşime geçmek gerekir.


SONUÇ
İlk bölümlerde açıklamaya çalışılan beyinin öğrenme sürecinde etkilendiği kriterler, öğrenmenin kimyası ve beyin araştırmalarının ortaya koyduğu sonuçlar ne kadar etkili olursa olsun, ne yazık ki bizlere kesin bir reçete sunamamaktadır. Ancak öğrenmenin daha verimli ve etkili olabilmesi için, öğretim programları ve her türlü etkinliğin daha kalıcı ve bireye yararlı olabilmesi için destekleyici önerilerde bulunabilmektedir. Hart’a göre insan beynine uyumlu öğrenme şu kriterleri içermelidir (
http://www.atozteacherstuff.com/stuff/brain.html):

1. Yüksek miktarda girdi (input); (şu an okullarda uygulananın yaklaşık on katı)

a. Okullara ayırılan sürenin artırılması ve bu sürenin etkili kullanımı,
b. Öğrencilere kendilerini dışa vurmaları ve etkileşime geçmeleri için pek çok insan: öğretmenler, gönüllüler, uzmanlar, çalışanlar, ziyaretçiler, farklı yaşlardaki diğer öğrenciler vb.
c. Çok çeşitli makine, ekipman, alet, materyal ve bunları kullanacakları olanak sağlanması,
d. Farklı biçim ve formlarda ve farklı bireyler tarafından (uzmanlar, iş çevresi vb.) hazırlanmış çok fazla sayıda sunum ve bilgi sağlanması,
e. Fazla sayıda ve çeşitli yerlere geziler düzenlenmesi, özellikle küçük gruplarla yapılacak gezilerin öğrenciler tarafından diğerlerine aktarılıp paylaşılması,

f. Güncel haberler, olaylar, tv programları, yerel toplumsal konular, açılışlar, törenler vb. etkinliklerle ilişkilendirilmesi (hem öğrencilerin hem de konuların),.

2. Öğrenciler etkili öğrenme için konuşma olanakları ve iletişim;

a. Kendi yaptıkları hakkında konuşma,
b. Küçük gruplar halinde çalışılan konu ya da proje hakkında konuşma,
c. Yönlendirme, bilgi alma, netleştirme amacıyla sorular sorma,
d. Topluluk önünde konuşma,
e. Direk konuşma yoluyla ve yazı ya da başka araçlar kullanarak etkileme amacıyla iletişim kurabilme.

3. Geribildirim; öğrenenlerin izledikleri yöntemin doğruluğundan emin olmaları ve gerekli düzeltmeleri yapabilmeleri, seçtikleri programın uygunluğu için çok önemlidir;

a. Gerçeklerden çıkan geribildirim bir otorite tarafından verilenden daha değerlidir,
b. Doğru ya da yanlışı söyleyen geribildirim yerine yetkin, eleştirel geribildirim,
c. Uygulama ve alıştırma; ancak öğrenci doğru programda ve kendisine uygun noktada olduğuna emin olunduktan sonra cesaretlendirilmeli ve desteklenmelidir.

4. Öğrencilerin (nedenleri uygun olduğu sürece) tehdit/tehlike içermeyen, korumalı bir biçimde risk almalarına izin verilmesi;

a. Farklı disiplinlerden öğretmenlerden oluşan takımlar, esnek ders planları, zamanlama gibi etkenleri düzenleyerek, öğrencilerin tek bir yerde uzun süre oturmalarını engelleme,
b. Yazılı sınavları ve testleri en aza indirmek,
c. Odak noktasını öğrencinin ne bildiğinden ne yapabildiğine çevirmek,
d. Başarıyı, kazanımı sadece öğrencinin başarıları ile kaydetmek, (başarısızlıklarını kaydetmek öğrenciyi suçlamaktan başka hiçbir işe yaramaz).

5. Ders içeriği (müfredat) öğrencilerin ne yapacağını temel almalıdır, öğretmenlerin ne yapacağını değil. Bütünleşik ve temalı üniteler, geniş ve derinlemesine araştırılabilecek bilgilerden daha dar kapsamlı ve odaklanmış olana doğru yönlendirmelidir;

a. Öğrenciler ilgilendikleri konuyu yönlendirebilmeli,
b. Öğrenmeler öğrencilere her zaman için o anda ve daha sonra nasıl kullanılacağını gösterilmeli, test ya da sınav için değil.

KAYNAKÇA
Açıkgöz, Prof. Dr. Kamile Ün, Aktif Öğrenme, 2003, Eğitim Dünyası Yayınları, İzmir.
Diamond, Dr. Marian; Brain and Experiential Learning Experiment, “Learning about Learning”, Unv. of California, 1988.
Damasio, R. Antonio; Descartes’in Yanılgısı, 1999, Varlık/Bilim Yayınları, İstanbul.
Filiz Eyüboğlu, Beyin Temelli Öğrenme, Yıldız Teknik Üniversitesi, yayınlanmamış makale, 2002.
Greenfield, Susan; İnsan Beyni, Bedenimizin Kumanda Merkezine bir Gezi, 2000, Varlık/Bilim Yayınları, İstanbul.
Healey, Jane; Çocuğunuzun Gelişen Aklı, 1997, ENKA Yayınları, İstanbul.

http://www.brainconnection. com/topics/?main=fa/mult-intelligence-class, Rita Dunn, Anne Bruetsch's Multiple Intelligences Lesson Plan Book, 26.03.2005 tarihinde indirildi.

http://blue.butler.edu/bwoodruf/courses/pos/whatpsychisabout.html), Hebb, D.O., About Pyschology, 18.04.2005 tarihinde indirildi.

http://brain.web-us.com/brain/right_left_brain_characteristics.htm, http://www.mathpower.com/brain.htm, ve http://www.panola.edu/ users/boland/internet%20Art%201301/Right-Left%20Brain.htm, Characteristics of Left and Right Brain and Their Effects on Learning, 26.03.2005 tarihinde indirildi.

http://www.konnections.com/lifecircles/ Hebb.htm D.O.Hebb’in Hayatı ve Teorisi, 18.04.2005 tarihinde indirildi.

http://serendip.brynmawr.edu/bb/kinser/Nerve8.html, Paul Grobstein, Brain and Body Sizes of Various Animals, 27.03.2005 tarihinde indirildi.

http://www.spsu.edu/htc/bseabolt/3000/brain/leftbrain.jpg ve http:// www.spsu.edu/htc/bseabolt/3000/brain/rightbrain.jpg, Left and Right Brain Functions, 25.03.2005 tarihinde indirildi.

http://www.talkingpage.org/artic011.html, Caine and Caine, Twelve Principles of Brain-Based Learning, Making Connections: Teaching and the Human Brain, 20.03.2005 tarihinde indirildi.

http://www.sedl.org/scimath/compass/v03n02/1.html, Research and Learning Suggestions of Brain-Based Learning, 20.03.2005 tarihinde indirildi.

http://www.atozteacherstuff.com/stuff/brain.html, Leslie Hart, Human Brain and Human Learning, 25.03.2005 tarihinde indirildi.

http://www.brainconnection.com/topics/?main=fa/neuroscience-education, Caine and Caine, Three Elements of Teaching depending on BBL, 25.03.2005 tarihinde indirildi.

http://
stse@richmond.sd38.bc.ca, Susan Tse, Brain-Based Learning: A Look at Its Roots, Its Applications in the Classroom, and How It Has Affected My Thinking about Teaching & Learning, University of Calgary, 20.03.2005 tarihinde indirildi.
www.mste.uiuc.edu/malcz/DATA/BIOLOGY/Animals.html, www.emporia.edu/ sleme/ed743xe.html ve www.nauticom.net /www/cokids/brain.html, Our Brain and Fun Facts for Kids, 20.03.2005 tarihinde indirildi.

FAYDALI LİNKLER

www.brain.org
www.brainconnection.com
www.brainwiring.com
www.dana.org
www.21learn.org
www.newhorizons.org/blab.html
(En yetkin beyin araştırmaları siteleri)
http://www.med.harvard.edu/AANLIB/cases/caseM/case.htmlhttp://www.med.harvard.edu/AANLIB/(foto, MRI vb. ile beyinin özellikleri)http://www.dana.org/books/radiotv/index.cfm(müzik, uyku, sanat, öğrenme vb. ile beyin ilişkisi üzerine video ve audio dosyalar)http://www.teachnet.org/(ders planlarından örnek videolara kadar)http://www.dana.org/artsed.cfm(özellikle sanat ve eğitim ilişkisi ve pek çok makale)http://www.dana.org/books/press/brainwork/(brainwork dergisinin dosyaları)http://www.bcs.rochester.edu/people/daphne/visual.html#video(araştırmalar, videoların beyin ve görme üzerine etkisi, sağırlığıngörmeye etkisi vb.)http://www.geocities.com/~educationplace/theory.htmhttp://www.4j.lane.edu/wallace/brain_bib.html#climate(yayınlanmış kitaplar listesi)http://www.emtech.net/brain_based_learning.htmlhttp://serendip.brynmawr.edu/sci_edu/education/brain.html
http://www.middleweb.com/MWLresources/brain1.html
http://www.thebrainstore.com/store/brainlinks.asp(faydalı linkler bir arada)http://www.brainplace.com/bp/brainpuzzle/(bakalım beyinin bölümleri ne kadar öğrenilmiş)